KALEMDAR 14. SAYI
Editörden: DOĞRULARINI KAPIDA BIRAKANLARA
Mizah, tarihten bugüne muhabbetlerimizin, izlediklerimizin ve en güzel sohbetlerimizin başrolüdür. Bazen zekice bir nüans, bazen de güldürecek kadar düz bir mantık...
Fakat günümüzde toplumun her alanına sirayet eden o "sınırsızlık ve doyumsuzluk" ihtiyacı, mizahı da bir düşünme aracı olmaktan çıkarıp zihinsel bir anesteziye dönüştürdü.
Artık neye güldük, neden güldük, kimler güldü, kimler ağladı? Mizah gerçekten bir "kendini ifade etme" biçimi mi, yoksa kötü tarafını açıkça göstermekten çekinenlerin bir gülümsemenin arkasına sakladığı sinsi bir silah mı?
Gün boyu ekranda kaydırılan videolar, kahkahalar atmak için sıraya girip alınan biletler... Fakat gelin görün ki, o salondan yükselen kahkahaların bedeli sanıldığı kadar ucuz değil.
Başkalarının değerlerinin aşağılanmasını "özgürce" komik bulurken, kendi değer verdiklerimizin ayaklar altına alınmasına da aynı rahatlıkla gülebiliyor muyuz?
Veyahut ayaklar altına alınabilecek kadar bile bir değerimiz kalmadıysa, ortada gerçekten gülecek bir şey var mı, yoksa sadece ağlanacak halimize mi gülüyoruz?
Dergimizin; doğrularını, aklını ve duygularını kapının dışında bırakmayan bu yeni sayısına hoş geldiniz.
Hepinize yüzünüzde tefekkürlü bir tebessüm ile iyi okumalar dileriz.
-Z.U
KAPAK TASARIM
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
KURUCU
Mirac Ali TAŞ
Zehra ULUBABA
EDİTÖR
İklil Naz AVCI
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
FOTOĞRAFLAR
Emine Zeynep TUNCEL
İklil Naz AVCI
Mehmet Ali YILMAZ
Melike GÖKDUMAN
Nilay TERTİPLİ
Sema KORKUT
Tesnim ÇELİK
Yaren KASIMOĞLU
Zehra ULUBABA
YAZARLAR
Ahmet TAĞMAT
Aslı Selin DENİZ
Cemal KARSAVRAN
Gecenin Kemanı
Harbin
Hızır İrfan ÖNDER
İbrahim ŞAŞMA
İhsan Fatih POLAT (Ozan Ebedî)
İkranur ÖZCAN
M. Batuhan YELİ
Mehmet Ali YILMAZ
Muhammet Baran ASLAN (Baranî)
Nafiye TANBASTILAR
Nida GÜLIRMAK
Zehra ULUBABA
Zehragül GÖLCÜK
Zeynep YİĞİT
İLAHİ KELAM'A HÜRMET: KURAN'A VE KUTSAL DEĞERLERE SAYGININ MÂNASI
Kur’an-ı Kerim’e saygı duymak, İslam inancının ve Müslüman kimliğinin en temel yapı taşlarından biridir. Bu saygı, sadece fiziksel bir kitaba gösterilen hürmetin ötesinde, doğrudan Allah’a ve O’nun kelamına olan bağlılığın bir tezahürüdür. Bir binayı ayakta tutan ana sütunlar neyse, İslam inancını ve Müslüman şahsiyetini ayakta tutan dinamiklerden biri de mukaddesata duyulan kalbi tazimdir. Dolayısıyla bu hürmet, sıradan bir ahlak veya nezaket kuralı olmanın ötesinde; inancın, imanın ve takvanın bizzat kendisiyle bağdaşan köklü bir esastır.
Bu esasın hayata yansıyan yönü incelendiğinde, gösterilen saygının sadece fiziksel bir nesneyle sınırlı kalmadığı görülür. Günlük hayatta değerli bir esere özen göstermek olağan bir durumken, Kur’an’a yaklaşım çok daha derin bir boyuttadır. Onu abdestle tutmak, yüksek yerlerde muhafaza etmek ve okunurken derin bir sessizlikle dinlemek gibi davranışlar şekilsel ve zahiri birer saygı ifadesidir. Ancak gerçek hürmet bu noktada bitmez; aksine bu fiziki özen, o kâğıt ve mürekkepten oluşan nesnenin içindeki ilahi mesaja, emir ve yasaklara duyulan kalbi saygının bir kapısıdır.
İşin en kalbi ve öz noktası ise bu hürmetin doğrudan Allah’a ve O’nun kelamına olan bağlılığın yansıması olmasıdır. Kur’an, bir kulun kaleme aldığı bir eser değil; Müslüman inancına göre bizzat Yüce Yaratıcı’nın insanlığa hitabı, yani "Kelâmullah"tır. Beşerî bir ilişkiden örnek vermek gerekirse; çok değer verilen bir kimseden gelen önemli bir mektuba nasıl gözün gibi bakılır ve o kâğıt parçasına gösterilen özen aslında doğrudan mektubu yazan kişiye duyulan sevgiden kaynaklanırsa, Kur’an’a gösterilen hürmet de tam olarak böyledir. Bir Müslüman, kutsal metne saygı gösterirken doğrudan onu gönderen Yaratıcı’ya olan sevgisini, itaatini ve bağlılığını ilan etmiş olur. O’na gösterilen tazim, Allah’ın otoritesini ve rehberliğini kalben kabul etmenin en açık dışavurumudur. Bir Müslüman Kur’an-ı Kerim’i eline aldığında sıradan bir nesneyi değil, Yaratıcısının sesini tutmaktadır. Bu yüzden ona gösterilen her saygı ve sevgi, doğrudan Allah’a yöneltilmiş bir ibadet ve taat niteliğindedir.
Ahşap Rahlenin Sırrı
Bu manevi derinlik, sadece teorik bir bilgi değil, nesilden nesile aktarılan hayatın içinden bir irfandır. Nitekim Anadolu'nun köylerinde, asırlık çınarların gölgesinde yaşayan Salih Usta gibi marifet ehli sanatkârlar bu sırrı hayatlarıyla öğretirlerdi. Saçları sakalları ak, elleri nasırlı ama kalbi pamuk gibi yumuşak olan Salih Usta, sadece ahşaba şekil vermez; ona ruhunu, sabrını ve edepsiz hiçbir işe girişmeyen o temiz ahlakını da katardı.
Bir gün köyün gençlerinden Yusuf, onun atölyesine geldi. Yusuf, heyecanlı, aceleci ve hayatın manevi inceliklerini henüz tam olarak kavrayamamış bir delikanlıydı. Ustanın günlerdir üzerinde çalıştığı, ceviz ağacından yapılan o muazzam işlemeli rahleyi gördü. Üzerindeki lale ve karanfil motifleri öyle ince işlenmişti ki, göz alıyordu. Yusuf hayranlıkla sordu:
"Ustam, haftalardır bu küçücük tahta parçası için kendini heder ettin. Değer mi bu kadar yorulmaya? Altı üstü bir kitap konulacak üzerine."
Salih Usta, elindeki zımparayı yavaşça bıraktı. Yusuf’un gözlerinin içine derin bir şefkatle baktı ve "O ahşap parçasının üzerine konulacak olan, sıradan bir kitap değil evlat," dedi sesi titreyerek. "O, bizi yoktan var edenin, Âlemlerin Rabbi'nin kelamıdır. Kur’an-ı Kerim’dir. O’na taşıyıcılık edecek bir nesneye, elime her çekiç aldığımda abdest tazeleyerek dokundum ben. Kutsala giden yol, ona hizmet eden her şeye saygı duymaktan geçer."
Yusuf dudak büktü, ustanın bu hassasiyetini biraz abartılı bulmuştu. "Saygı kalpte olur usta, tahtada değil ya!" diye mırındandı içinden.
Aradan aylar geçti. Salih Usta rahleyi bitirdi ve köyün camisine hediye etti. Yusuf da o sıralar şehre, üniversite sınavlarına hazırlanmaya gitmişti. Büyük bir şehre gitmek, kalabalıklar arasında kaybolmak Yusuf’un içindeki o manevi huzuru yavaş yavaş eksiltmişti. Ne zaman ders çalışsa içi daralıyor, kalbine bir ağırlık çöküyordu. Hayatın hızı ve hengamesi içinde yönünü kaybetmiş gibi hissediyordu.
Bir Ramazan ayında, köyüne, Salih Usta’nın yanına döndü. İçindeki huzursuzluğu ustasına açtı:
"Ustam," dedi, "içimde bir boşluk var. Ne yapsam dolmuyor. Okuduğum kitaplar, girdiğim sınavlar bana yön vermiyor. Pusulamı kaybetmiş gibiyim."
Salih Usta tebessüm etti. Yusuf’un elinden tuttu ve onu köyün sessiz camisine götürdü. Caminin bir köşesinde, aylar önce yaptığı o ceviz rahle duruyordu. Üzerinde ise yeşil kadife kılıfıyla Kur’an-ı Kerim vardı.
"Yusuf," dedi usta, "insan, saygı duyduğu ve sevdiği nispette değer kazanır. Sen dünyalık ilimleri başının üstüne koydun ama seni Yaratanın hitabını, o mukaddes değerleri hayatının merkezinden uzağa fırlattın. Kalbindeki o boşluk, kutsal olana yer açmadığın içindir. Git, o rahlenin başına otur. Abdestini al, elini o ilahi kelama sürerken en sevdiğine dokunur gibi incelikle dokun. O’na saygı duy ki, O da senin zihnini ve kalbini aydınlatsın."
Yusuf, ustanın sözlerindeki o derin manayı ilk kez o an kavradı. Yavaşça rahleye yaklaştı. Kalbi küt küt atıyordu. Derin bir hürmetle Kur’an’ı eline aldı, kokladı, öpüp alnına koydu ve rahlenin üzerine usulca bıraktı. Kapağını açtığı an, sanki aylardır üzerine çöken o ağır sis bulutu dağılıverdi. Satırlara baktıkça içinin huzurla dolduğunu, kaybettiği pusulayı yeniden bulduğunu hissetti.
O gün anladı ki Yusuf; Kur’an’a ve kutsal değerlere gösterilen her saygı, aslında insanın kendi ruhuna gösterdiği bir saygıydı. İnsan, gökteki yıldızlara ulaşmak istiyorsa, önce başını göğe doğru edeple kaldırmalıydı.
Kutsalın Mirası
Kutsal değerlere duyulan bu köklü saygı, tarih boyunca sadece bireylerin hayatını değil, koca bir medeniyetin de ufkunu çizmiştir. Osmanlı Devleti, temeline bu hürmeti yerleştirerek bir cihan devleti olmuş ve adaletini kutsalın ışığıyla dünyaya yaymıştır. Bu manevi şuuru ve köklü mirası özetleyen mısralar, geçmişten bugüne taşınan o asil duruşu şöyle dile getirmektedir:
Gönülde mukaddes bir sevgi saklı,
Kutsala eğilen başlar vakarlı.
Hürmetle yükseldi cihanın aklı,
İmanla beslenen can aziz olur,
Kutsala saygıyla yön aziz olur.
Tarihin bağrında bir ulu çınar,
Osmanlı bu aşkla dünyayı sarar.
Kutsalın önünde durunca dildar,
Adalet mülküyle cihan şan bulur,
Hürmetle kurulan yurt vatan olur.
İkranur ÖZCAN
KALEMİN COĞRAFYASI
(Kalemdar Dergisi’ne…)
Zamanın sızdığı çatlaklardan süzülen sessizlikle,
Kâğıdın göğsüne saplanan bir uçurumu büyütüyorum.
Parmaklarımın ucunda; isimlerini bilmediğim eski nehirler
Ve yüzümde; her kelimenin kıyısına vuran mülteci bir gölge…
Bir kalemi tutmak, bir dünyayı ayakta tutmakmış meğer.
Dünya ki; sırtında dilsiz rüzgârlar taşıyan kervan.
Biz ki; o kervanın heybesinde unutulmuş harfleriz.
Mürekkep; sığındığımız o ilk ev.
Söz ise; kapısını bir türlü aralayamadığımız o son vatan.
Ben bu noktada, kendi içimin kuyularını kazarken,
Sokaklar, göğe bakmayı unutmuş kalabalıklarla doluyor.
Herkes bir parça gökyüzü çalıyor komşusunun gözlerinden.
Ve her sabah, vitrin camlarında eskiyen yüzler uyanıyor.
İşte, tam bu yüzden, susmanın ağırlığı çökünce omza,
Bir kalemin kalbine dokunmalı insan.
Çünkü yalnızca orada incinmiyor adâlet
Ve yalnızca kâğıdın beyazında kir tutmuyor zaman.
Ey kelimelerin dilini çözen gizli rüzgâr!
Beni bu eksik cümlenin ortasında bırakma!
Yazmak; gecenin tenine bir şafak nakşetmektir.
Ve bir mısra fırlatmaktır, dipsiz olan o sonsuz boşluğa…
(22.07.2026)
İhsan Fatih POLAT/(OZÂN EBEDÎ)
Fotoğraf:Emine Zeynep TUNCEL
MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR
İçinde yaşadığımız çağı moderniyet ve medeniyet övgüleri ile yücelterek insanlığa iğreti bir hediye gibi sunan zihniyettedir nefretim.
Ki bu modern dünya; her türlü iğreti sürece gözler önünde yaşanabilme fırsatı tanıyan, ahlaksızlığı normalleştiren, hatta sanat ve eğlence adı altında tüm bunları zevk kaynağı olarak sunan sayısız projelerden ibaret.
Canım vatan çocuklarının ağzında, dilinde, zihninde koca bir pislikten ibaret olan Manifest adlı ahlaksızlığın hakim olduğu bir zaman...
Bundan bir 20 yıl önce hayal edilen şeyleri günümüz insanı teşhir etmekten çekinmiyorsa, o zaman bizler medenileştikçe batıyoruz.
Üstat Mehmet Akif ne güzel demiş: "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar."
Koyun gibi güdülerek sinsice içten içe çürütülmeye çalışılan ve yine çocukların hedef alındığı bir süreç...
Dinlenen, izlenen, idol alınan prototip kişilerin kimler olduğuna baktığımız zaman toplumun beka seviyesini kestirebiliyoruz maalesef.
Kıymetli değerleriyle övünen biz gibi milletlerin değerlerinden bihaber olan, hatta utanan bir nesle dönüşmesi ne kadar vahim.
Bunca yaşananların çağın insanına hissettirdikleri, modern atfettikleri çağın insan yaşamına yansıttıklarıdır. Toplumun içten içe çürümesine neden olan ahlak ve değerlerimizin yıpranışı, yalnızca görünen dış dünyayı etkilemekle kalmıyor; farkında olmadan insanın zihnine, fikrine, vicdanına yön veren, hatta insanın ruhunu özünden koparan bir boyuta dönüşüyor. İçsel anlamda kişinin huzurunu da darmadağın eden bu süreç, ilk önce değerlerinden ve inancından koparıyor; sonra bu huzuru yeniden yakalamak için önüne kendi modern seçeneklerini seriyor.
Özellikle günümüz insanının modern zihniyetin bir parçası olarak sürekli bir gelecek kaygısı içerisinde var olması, belki de bu kapitalist zihniyetin kişiyi sürekli bir kaygı içerisindeki varoluşuna itmesinden dolayıdır.
Çünkü içerisinde yaşadığımız dünya bizi yaptıklarımızla değil, yapmadıklarımızın çokluğuyla avutuyor. Sürekli bir şeylere geç kalmışlık hissi ile kendimizi içinde bulunduğumuz ana hapsetmeye itiyor.
Herkes koşuyor; sakinlik anlamını yitirmiş bir duygu parçasından ibaret. Koşuşturma ve kaosun vücut bulduğu bir hayatın çoğu zaman tadına varamadan, anlamını kavrayamadan, asıl yaratılış amacından uzak yaşayarak ebediyete intikal ediyoruz.
İnsan tüm bunları yaşayınca geçmişe duyduğu özlem artarken gelecek için duyduğu hayal ve heyecan azalıyor.
Çünkü yaşananlar değil miydi bulunduğumuz anı kıymetli kılan ya da her geçen bir an için şükür sebebi olan?
Yaşadıklarımızla öyle sarp bir yokuşta sürükleniyoruz ki en çok da içinde yaşadığımız anı özlerken buluyoruz kendimizi.
Kıymetli bir nimet olan ve sana yaşaman için fırsat tanınmış anlardır hayat. İşte bunun farkına varamaman için kapitalist zihniyet çalışıyor. Hiçbir zaman var olduğu anın, seni mutluluğa kavuşturacak edinimlere sahip olmadığından korkuyorsun. Hep bir yetersizlik ve şüphe duygusu ile doluyor.
Ayarlarımızla oynandığını ve zihnimizin çalışma biçiminin başkaları tarafından kodlandığını; kendi istek ve gayelerimizin dışında empoze edilenleri yapmak zorunda hisseden, yapamadığı zaman hep sonucun kaotik süreciyle sadece oldurmaya odaklanan mükemmelleştirilmiş zihnimiz keşke bir tuşla sıfırlanabilseydi.
Yarın olacağımızın garantisinin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Ancak yaşantılarımız yıllar sonrası adına çabalardan ibaret.
Hayat ne zaman yaşanılabilir bir boyuta gelecek? İnsan, insan olduğunun bilinciyle yaşarsa...
İşte bunun için yollar üzerine duraklar inşa etmek gerek; dinlenmen gerektiğinde üzerinde soluklanabileceğin ve yeniden yola eşlik edeceğin bir durak.
Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf:Zehra Ulubaba
KENDİNE HAKSIZLIK EDİYORSUN
Değerli okuyucu, selam.
Bugün benim iç mülahazalarıma konuk olacaksın. Çünkü senden, klavyemden ve ekranımdaki ışıktan başka kimse yok beni dinleyecek bu gecenin karanlığında.
Ben galiba hayatta ilk defa bir şey kaybettim ve etkisinden hâlâ kurtulabilmiş değilim. Yazmaya mecalim yok. Kafamın içindekileri susturmaya çalışırken bitap düştüm. Yorgunum, üzgünüm, kırgınım ve küskünüm. Kaybettikten sonra hayatın anlamını ve hayat amacımı sorgular oldum. Ben ben miyim, neden böyleyim, ne yapıyorum, nereye gidiyorum? Kocaman bir soru işareti kaldı; ne desem emin değilim. Sorularla ve düşüncelerle kavga ederken geriye kalan tek şey şu cümle oldu: Kendine haksızlık ediyorsun.
Bir hiç olacağımız bu dünyada kendine haksızlık ediyorsun. 200 yıl sonra seni tanıyacak hiç kimse yokken kendine haksızlık ediyorsun. Ömrünün en güzel yıllarında kendine bu kadar yüklenirken kendine haksızlık ediyorsun. Ailen, sevdiklerin hayattayken ve yanındayken kendini hüzne mahkûm edip kendine haksızlık ediyorsun. Kavga etmene gerek olmayan her şeyle kavga ederken kendine haksızlık ediyorsun. Kendine sorduğun "Peki sonra?" sorusunun cevabı bu kadar saçmayken kendine haksızlık ediyorsun. Günün sonunda hiçlik makamına varacak birisi için kendine haksızlık ediyorsun.
Evet sevgili okuyucu; "Peki sonra?" dediğin zaman kendine esaslı bir cevabın yoksa kendine haksızlık ediyorsun. Peki, ömrünün sonunda hiç olacakken kendini helak etmenin ne faydası var sana?
Küllü hâlin yezûlü. Her hâl geçicidir.
Öyleyse sevdiklerinle olmanın şükrünü ve mutluluğunu yaşa.
Ve ilerlemeye devam et.
Gecenin Kemanı
Fotoğraf: Melike GÖKDUMAN
SUSKUNLUKTAN DİRENİŞE: TEK BİR MUHALİF
Tek bir ses, koca bir grubu yanlışa sapmaktan alıkoyabilir mi? Bir grubu sürüye uymaktan kurtarabilir mi? Bugün Asch deneyiyle elde edilen bulgular tam da buraya karşılık geliyor.
Asch deneyiyle hem bu sorulara yanıt buluyor, hem de insan denen varlığa dair psikolojik bakış açımıza yeni bir pencere katıyoruz. Solomon Asch 1950'li yıllarda bir grup kolej öğrencisiyle 18 turdan oluşan bir düzenek hazırladı. Öğrencilere deneyin gözlem ve yanılsama üzerine olduğu söylendi. Katılımcılara aşağıdaki gibi 2 kart gösterildi. Sol tarafta bulunan çizgiyle aynı uzunlukta olanı sağ taraftan seçmeleri isteniyordu.
Cevap ise sizin de gördüğünüz üzere son derece açık ve bariz bir şekilde göze çarpıyordu.
Deneye başlamadan önce bilmeniz gereken bir şey daha var: İşbirlikçiler. Aslında odaya konulan 7 öğrenciden 6'sı aktör, sadece 1'i gerçek katılımcıydı. Sona oturtulan gerçek katılımcı her cevaptan önce kendinden önce verilen cevaplara şahit oluyordu. Aslında deneyin de amacı buydu. Yanlışa şahitlik, insanların; çoğunluğun fikrine uymak adına kendi duygularına, akıllarına hatta gözleriyle gördükleri gerçeğe bile ihanet etmesine sebep olabilir miydi?
Asch'in elde ettiği sonuç çarpıcıydı: Deneklerin %75'i, en az bir kez, gözlerinin önündeki bariz doğruya rağmen grupta yanlış cevap vermişti. Yani insanların büyük çoğunluğu, basit bir çizgi testinde bile, topluluğa uymak için kendi gerçekliğinden vazgeçiyordu.
Günümüzde onlarca insan gün içinde çevresindeki o küçük topluluğa uymak için ya doğrularından vazgeçiyor ya da sessiz kalıyor. İş yerinde haksızlığı görüp de ses çıkarmayanlar, arkadaş ortamında yapılan bir espriye gülüp geçenler, sosyal medyada bir zulmü görüp de kaydırmaya devam edenler... Hepsi Asch'in odasındaki o katılımcılar gibi. Peki ya siz? Son zamanlarda kaç kez doğru bildiğiniz bir şeyi söylemeden geçtiniz? Asch'in deneyi, bu soruyu sormamız için hâlâ burada. Muhtemelen farkında değiliz ama her sessiz kalış, çoğunluğun yanlışını onaylayan bir imza atıyor. Bazen aklımıza şu soru geliyor: Ben ne yapabilirim ki? Benim bu konuda doğruyu haykırmam neyi değiştirebilir ki?
Asch de tam olarak bunu merak etti. "Peki ya bu kalabalığın içinde sadece bir kişi farklı düşünseydi? Sonuçlar farklı olur muydu?" diye sordu ve deneyi tekrarladı.
Bu sefer odadaki altı aktörden beşi yanlış, sadece biri doğruyu işaret ediyordu. Yani grupta bir muhalif vardı. Gerçek katılımcı hâlâ sonlarda söylüyordu fikrini. Ve sonuç: Uyma oranı %32'lerden %5'e düştü.
Tek bir kişi. Sadece bir muhalif grubun oybirliğini bozmuş, diğerlerine kendi doğrularını söyleme cesaretini vermişti. Basit görünen hatta küçümsenen o farklı ses, her şeye rağmen insanların yanlışta oybirliği etmesini engelliyor, kendi fikrini sunma cesareti veriyordu. Yani bir kalabalık içindeki tek bir doğru ses kişileri sürüye uymaktan kurtarmak için yeterliydi. Hatta o tek doğru ses yanlışın tekrarlanmasını engelleyip doğrunun yayılması için bile yeterli olacaktı.
Ancak işin acı tarafı da şuydu ki deney sonuçlarına baktığımızda katılımcıların sadece %25'i tüm turlar boyunca kendi doğrusunda ısrar edebildi. Yani her 4 kişiden 3'ü en az bir kez sessiz kaldı, uydu ya da vazgeçti.
Belki de deneydeki en çarpıcı kısımlardan biri şuydu: Doğruyu söyleyen kişinin kararlı olması gerekiyordu. Çünkü Asch, deneyin bir varyasyonunda o muhalife bir noktadan sonra yanlışı söyleme talimatı verdi. Yani önce doğruyu söyleyen, sonra gruba uyup yanlışı söyleyen biri vardı odada.
İşte o an, "terk etme etkisi" devreye girdi. Çünkü muhalif, tutarlılığını kaybettiğinde, katılımcı yeniden grubun yanlışına uymaya başladı. Onlar için o tek doğru ses, artık güvenilir değildi. Ve uyma oranları, tıpkı ilk deneydeki gibi yeniden yükseldi.
Yani sadece bir kişinin farklı olması yetmiyordu. O kişi duruşunda kesintisiz, tutarlı ve kararlı olmalıydı. Çünkü ancak o zaman, başkalarını yüreklendirip cesaret verebiliyordu.
Asch'in deneyi bize sadece bir psikolojik olguyu değil, aynı zamanda bir ahlaki dersi de öğretiyordu: Doğru, çoğunluğun onayına muhtaç değildi. Ve çoğunluk, doğruyu yanlış kabul ettiğinde, bu gerçeği değiştirmezdi.
Peki ya bugün? Asch'in odasındaki o küçük grup artık yok ama kalabalıklar hâlâ aynı. Sadece çizgiler değişti. Tarih boyunca insanlık, aynı sahnenin farklı versiyonlarına defalarca tanıklık etti. Srebrenitsa'da 8.000'den fazla çocuğun, erkeğin katledildiği o Temmuz sabahı gibi, Ruanda'da yüz binlerce insanın birkaç hafta içinde öldürüldüğü o karanlık günler gibi, Doğu Türkistan'da ailelerinden koparılan ve hayatlarından olan on binler gibi... Zulmün adı ne olursa olsun, mekanizma hep aynıydı: Önce sessizlik, sonra kabullenme, en sonra unutma.
Bugün Filistin'de yaşanılan şey tam da bu. 7 Ekim 2023'ten bu yana Gazze'de 70.000'den fazla insan öldürüldü. Bunların yarısından fazlası çocuktu. Hastaneler bombalandı, okullar enkaza döndü, ambargoyla açlığa mahkûm edilen bir halk, kendi topraklarında mülteci konumuna düşürüldü.
Bugün Filistin için yaptığınız her paylaşım, katıldığınız her yürüyüş, küçüğünden büyüğüne boykot edip satın almaktan vazgeçtiğiniz her ürün, destek verdiğiniz her eylem; bazılarınca küçük ve işe yaramaz görülse de çok kıymetli. Ne var ki etkinizi küçümsediğiniz anda, değiştirdiğiniz suskunlukları yok saymış oluyorsunuz. Her vazgeçişin bir duruş olabileceğini unuttuğunuzda, doğruya muhalif olanları haklı çıkarıyorsunuz.
Bugün Filistin için ses yükselten bireyler işte o tek muhalifler. Evet, onlar dünyanın kendilerini değiştirmesine izin vermiyor, dünyayı değiştiriyorlar. Ve hâlâ doğrunun bir karşılığı olduğunu hepimize hatırlatıyorlar. Onlardan öğreniyoruz, belki de asıl direniş susmamaktır.
Direniş, her zaman cephede olmak değildir. Bazen direniş, susmayı reddetmektir. Bazen direniş bir damla su taşımaktır ateşe: bir paylaşımdır ya da bir haberdir. Asch'in deneyi bize gösteriyor ki, o tek ses, bazen bir zincirin ilk halkasıdır.
O odada tek bir kişinin doğruyu söylemesi, diğerlerinin cesaretini geri getirmişti. Sizin sesiniz de bugün bir başkasının suskunluğunu bozuyor. Bir başkasının "Yalnız değiliz, biz de kalabalığız" demesine sebep oluyor.
Siz doğrunun tarafında her yer aldığınızda insanların vicdanını ve hafızasını tazeliyorsunuz. Onlara güç veriyorsunuz. Sadece kazanılan şey bu bile olsaydı, eylemleriniz yine de çok değerli olurdu.
Asch'den sonra deney defalarca tekrarlandı. Farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı kültürlerde yeniden denendi. Sonuç yüzdesel oranlarda birbirine çok yakındı. İnsan, çoğunluğun uymaya meyilliydi. Ama her seferinde, o tek muhalif ses geldiğinde, kalabalık dağılıyordu. Çünkü kalabalıkların, içindeki doğruyu ortaya çıkaracak bir sese ihtiyacı vardı.
Günün sonunda geriye tek bir soru kalıyor: Siz bu kalabalığın neresindesiniz; susup seyreden mi, yoksa ateşe bir damla su taşıyan mı?
Zeynep Yiğit
Fotoğraf: Nida GÜLIRMAK
HALEP ORADAYSA ARŞIN NEREDE?
Eski deyişlerin toplum pratiğinde mutlak karşılığı vardır diyebiliriz. Bu mutlaklığı esnetme kabiliyetimiz bir işin ucundan tutmamıza imkân sağlar. Fakat faydası yalnız bireye dokunan menfaatleri dışarıda tutmak şartını kabule yanaşırsak bu böyledir. Yoksa egoizmin benliğimizi parmaklarında oynatması işten bile sayılmaz. Ataların her sözünde hikmetli taraflarının varlığını ön kabul şartıyla benimsediğimizde geniş bir yelpazede hissemize düşeni alabileceğimizi biliriz. Bu harikulade bir olaydır. Gerek mizahıyla gerek sin-kaf terminolojisiyle içeriğinde bulunan özü kavrayışımız çevresel pek çok imkânın bizleri bu alanda bulunmaktan beri kılamayacağını ve huzursuzluğa kapı aralamayacağını vicdanen kabule iterken rahatsız bir durumun oluşmasına da sebebiyet vermez. Tabii her deyişte böyle gelmiş böyle gider denerek bel altı ifadelere meşruiyet kılıfı uydurmanın da fıtrata zıt olduğunu söylemeliyiz. Bana ne kardeşim deyip bu noktayı yok sayamayacağımız devam edegelen hayat serüveninde karşımıza çıkan olaylarla manaya bürünebilir. Dikkatli olmak lazım.
“Söz ola kese savaşı.”
Esasında dilin ehemmiyeti anlatışın temizliğinde kıymetli olmakla anlayışın berraklığında da önem arz eder. Atasözlerinin yıllara yayılan oturaklığı da burada kendine bir zemin tesis eder. Yoksa her geçen anda farkı hissetmesini sağlayan kronolojiye sadık kalamayacağını bilir. Saha dışı bırakılan yedekler gibi bir umut bekler durur, söz olur, zaman kaymasında gün gelir, buhar olur. Halk nazarında deyişlerin rutinde bırakılan yüzü onun canlılığına hayat verir. Duygusal durumun muhtelif vakitlerde çoğalması da bu zenginliğe sahip zihinlerde, yürünecek yolun anlam dünyamızda gel-gitsiz akıntılar gibi durağanlığına meydan verir. Düşünürüz. Ama Halep’in nerede arşının orada olduğuna ikna olabilir miyiz? Şimdilik belki diyelim.
Mehmet Ali YILMAZ
Fotoğraf:Sema KORKUT
SARI KARANFİL
Uzakları bir sis bulutu kaplamıştı, ardından gelen acı koku genzini yakıyordu. Arnavut kaldırımlarda, festivalden kalan kırmızı, mavi ve daha birçok renkte balonlar vardı; neşesini yitirmiş, sönmeye yüz tutmuş anılar gibi etrafa dağılmışlardı. Ufukta bulutların arasına saklanan güneş, yoğunlaşan sisi dağıtmaya çalışıyordu. Ama onun içindeki sis, henüz dağılmamıştı. Gökırmak nehrini karşısına alıp banka oturdu. Boylu boyunca çevreleyen demir parmaklıklar, nehri hapsetmiş gibiydi. Ardı sıra uzanan sıra dağlar hizasında akan nehir, yolunu bulmuştu. O ise yolunu bulamamıştı. Nehre doğru taşan ağaçlar kökleriyle sıkıca kavramıştı toprağı. Kestane ağaçları, çam ağaçları, ıhlamur ağaçları kendi kokularını etrafa yayıyordu. Hepsi kendi özünde, tabiatında hayatına devam ediyordu.
İnsan dışındaki bütün canlılar sakinliklerini koruyordu. Kuşlar dallarda cıvıldıyor, toprağa düşmüş yapraklar kımıldıyordu. Gözlerini tekrar ağaçlara çevirdi. Belki de kök salmak, nehir gibi akıp gitmek kadar basitti. Ama o, parmaklıkların gerisinde, zihninin odalarında kalakalmıştı. Tam o sırada, sıra dağların doruklarından kopup gelen sert bir dağ rüzgârı vadiye indi. Nehrin yatağından geçip yüzüne çarptı. Gökırmak'ın üzerindeki sisi ve Arnavut kaldırımlarda sıkışıp kalan o renkli balonları önüne katıp savurdu. Doğanın sakinliği yerli yerinde kaldı; o ise içindeki o bitmeyen endişeyle baş başa kalarak nehrin akışını izlemeye devam etti.
Nida GÜLIRMAK
Fotoğraf:İklil Naz AVCI
GÜNE KÜS AYÇİÇEĞİ
Bu ayçiçeği çevirmiş yapraklarını güneşe gerisin geri.
Ne tüm gecenin karanlığını, ne inatla her gün doğan güneşi, ne de açmayı bekleyen parlak sarı yapraklarını düşünüyor.
"Her döndüğümde incindi yapraklarım. Artık güneşe güvenmemekte kararlıyım." diyor.
Ölüp gitmeyi göze alacak kadar küsmüş umuda.
Sağındaki solundaki arkadaşlarından bir yardım bekliyor ama nafile;
Aynı gün dikilseler, aynı beldeden dahi gelseler; her çiçek, kendi toprağında açar çünkü.
En çok o şikâyet ediyor, en çok o üzüntüsüyle konuşuyor.
Ama biliyor musunuz?
En çok da o özür bekliyor.
"Vazgeçtim." dediklerinde kalan kalbi eğmiş yüzünü.
Güneşe olduğu kadar, kendine de küs.
O kadar korkuyor ki açınca yeniden koparılmaktan...
Özenle büyüttüğü çekirdeklerinin dört bir yana saçılmasından.
Yeşerttiği çiçekleri de görmüyor gözü artık korkularından.
Güne küsmüş olmaktan sıkıldı artık ayçiçeği.
Gitmek istiyor bu diyardan.
Ama bazen kaçamazsın kendinden.
Bazen aradığın uzak diyarlarda değil, ayağının dibindeki köklerdedir.
Güne bak, için acısa da güzel ayçiçeği.
Sarı yaprakların gül pembe olmayacak.
Dikenlerini batıramayacaksın seni koparanlara, güller gibi.
Elmalar yeşermeyecek dallarından.
Sen bir ayçiçeğisin ve öyle de kalacaksın.
Ama bir gün güneşle barışacak kadar değerini anlayacaksın.
Zehra ULUBABA
Fotoğraf:Melike GÖKDUMAN
SANRILI SARSINTI
Ansızın bir özlem yağışı aldı beni.
Kendimi kaybetmeme ramak kala buluverdi beni.
Hissiyatım bu dünyada müstakim bir mutluluk hiç olmadı.
Kendiyle barışık, sessiz sedasız almıştı gönlümü.
Farkında bile değildi, çoktan kaplamıştı hayatımın merkezini.
Yansımasıyla tir tir titreyen ağaçlar vardı.
Bir kuble sesiyle rengi değişen rüzgarlar.
Gülüşünün kenarından yıldızlar kayardı.
Ah bir bilseydiniz kirpiklerini kaldırınca bir tufan kopardı.
Heyecanları, sevgilerin en aptalıydı...
Onunlayken gözlerim yıldızdan daha parlak, kalbim tufan vurmuş tarladan daha ıslaktı.
Aman Allah'ım aman.
Dünyam altüst oldu, gidip gelip
aklıma düşüyordu.
Yaşamak için her varoluşa bir anlam yüklemek gerekiyor.
Düşündükçe anlıyordum, onu severken var olduğumu...
Deliriyorum belki de, hiçbir lügata sığmayan şeyler hissediyorum.
Küçücük avuçları dünyamı oluşturuyordu.
Kaybettiğim hayatı yeniden inşa ediyordu.
Kendinin farkında bile değildi...
Sevgilerimle...
Ahmet TAĞMAT
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
KEHRİBAR
Ben geldim can yakınım, ben geldim kıble yanım.
İçli bir vaveyladır, bu ahval-i beyanım.
Yine hicran yine sen, yine bulanık keder.
Sevdanın diyetini, hep evlatlar mı öder?
Hasret ne yaman duygu, hasret katran karası.
Bir baba nefesiymiş, can evimin çırası.
Bir sûr sesiydi sanki uzaklara gidişin.
Sensiz bayramlar oldu, bana zulüm edişin.
Şu seki tahtın idi, tütününü sarardın.
Delinmiş ceplerinde, bozuk para arardın.
Düşerdim kanardım da, kül basardın yarama.
Yüreğinde kaldım ben, beni bende arama.
Koca çınarım benim, Süphan Dağı’m, Fırat’ım.
Senin koyu gölgende, verilmişti beratım.
Sevda bir cürüm olsa, ben müebbet alsaydım.
Kehribar gözlerinde, hep kilitli kalsaydım.
Acı libas kestirdin, o son seferden önce.
Dedin ki “yolum uzun, yolum kıldan da ince”.
Kaç kahrıma bedeldir, saçlarının aklığı?
Gülümse geçsin baba, içimin kuraklığı.
Çizgin çizgimdir benim, hiç sekmeyen pusulam.
Evladın olmak idi, dünyadaki hâsılam.
Hüküm sende hükümdü, karar sende karardı.
Çıkmaza düşen kalbim, gözlerini arardı.
Ey benim sıla düşüm, ey benim bayram yerim.
Şu üryan yüreğime, yokluğunu giyerim.
Durdu köstekli saat, kasketin benle yetim.
Varı yok ile şimdi ödemekmiş diyetim.
Ben perçemi dağılmış, bir çocuğum Kenan’da.
Senden mektup sayarım, güvercinler konanda.
Bir gün bari ömrümden, ömrün için çalsaydım.
Kehribar gözlerinde, hep kilitli kalsaydım.
Güneşe diş bilerdin, kavrulur iken tenim.
Şadırvan çeşmesiydin, oruç ağzıma benim.
Sen biraz kavuşmaksın, çokça da ayrılıksın.
Tenin toprak olsa da, bende hâlâ ılıksın.
Kalpte biriken tortum, ey benim dua vaktim.
Ben hayat tespihini, kayıp taneyle çektim.
Vururken yüreğime, ruhunun serinliği.
Çaldı diyemem seni, toprağın derinliği.
Bir zemheri devşirdim, külümden közlerimden.
Öpüp giden sen miydin, dün gece gözlerimden.
Suyu kesik çeşmemin, yosun bağlamış tası.
Sensin kadim şehrimin, kaybolan haritası.
Cümle hasret yükümün, alınmıştır darası.
Gelmedi mi omzuna, baş yaslama sırası?
Ellerin bir pranga, bileğimde bulsaydım.
Kehribar gözlerinde, hep kilitli kalsaydım.
İbrahim ŞAŞMA
Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU
VEDA
Rüzgâr hep aynıydı aslında.
Savrulan ya da filizlenen yaprağa, tene, sana, bana...
Esintisi, verilen manasıyla değişti.
Mana farklı, madde aynı. Hep aynı.
Rüzgâr, tene bir gün çok sıcak esti; saçlarının kıvrımında...
Gözlerim gözlerine dokundu ilkin,
belki de kalbim.
Ellerim dolandı sana değdiğinden.
Güneş çıktı gökyüzünde.
Gözlerin güldü, ben güldüm; sonra sen.
Ve ellerin, ellerim, ellerimiz...
Dudakların sarı sıcak renkte
Yüzünü okudum son kez.
Adını yazdım,
dudaklarının renginde bir laleyle.
Duydun ya da duymadın.
Ben, duydun saydım.
Tekrar tekrar gökyüzünden güneşi
Okudum,yazdım,yandım.
Aslı Selin DENİZ
Fotoğraf:Zehra ULUBABA
SADAKA
Kutupları küsüratlara bölünmüş aidiyetimin
Tek yönüydün
Şimdi olmadığında
Ben herkesim
Herkese aidim
Ve yokluğum
Senin şehrine dek uzanır
Annen görür belki
Acır halime de
Senin sadakanı dağıtır
Ufuktan seçilirsin
Ziyaret ettiğimde türbeni
Göz ucuyla bile görmezsin
Kaçarsın
Gidersin
Herkes senin yuvan olur
Ben herkes olurum
Ben sen olurum
Sen ben istisnası sevgilim
Harbin
Fotoğraf:İklil Naz AVCI
SEN VE BEN
Bir ilkbahar sabahı buluştuk
Bir ağacın tek dalında,
Bir ucunda sen, diğer ucunda ben,
Bitmeyen bir rüya sandık...
Sararıp solduk
Hazin bir sonbahar mevsiminde,
Kuruduk, toprağa karıştık,
Önce ben, sonra sen...
Nafiye TANBASTILAR
Fotoğraf:Melike GÖKDUMAN
YAMA TUTMUYOR HAYAT!
Saklı bir hazinedir dertlerim
Kalbim sürgün vermiyor
İşe yaramıyor dizelerim
Yalnız bırakmayın beni
Yama tutmuyor hayat!..
Güz sancısı başlıyor Eylül’de
Yüzümde geçen yılların izi
Göçüp gidiyor vefasız kuşlar
Gönlüm kırılmış fay hattı
Hesap tutmuyor hayat!..
Yalnızlığın gölgesi yoktur
Geceler uzuyor, günler kısalıyor
Anılarım sanki kirli bir ayna
Silüet gibi geçiyor ömrüm
Saat tutmuyor hayat!..
Hızır İrfan ÖNDER
Fotoğraf:Nilay TERTİPLİ
BİR NEFESLİK MOLA
dolunay gecelerimde
sevdan düşer yüreğime
gamzelerin kirpiğin ok
aşk kanar içten içe
yarama tütün basarım
sesinin titreşimlerinde buluşur
sana dokunurum nefesimle
üşüyen yalnızlığım adına
cereyana kapılır tenim
acıyan yanımı ararım
allaha dua ederken ellerim
ruhum tövbe tutmaz
olgunlaşan gülü koklar
cennetten bir meyvenin tadına bakarken
günahkar bedenim titrer
cesaret korkuyu yener
ateş almış büyü kazanı
kepce ister karıştırmaya
mis gibi koku yayılır
sarhoş olur bedenler
inleyen nameler de
arızasını bulan usta
alnının terini diliyle siler
mutluluk gözlerinde
bir nefeslik mola
Cemal KARSAVRAN
Fotoğraf:İklil Naz AVCI
DESİNLER
İçeceksen ya kevserden ya da aşk şerbetinden iç.
Halini gören ar etsin kalmaz rindâne desinler.
Yerin yurdun kabir olsun, gelmeden sen ölüme git.
Falanın yurdu yürektir değil meyhane desinler.
Ya sen de ol bir ibn'ül vakt ya da asra sırtını dön.
Yanında duran âdeme ancak zamane desinler.
Öyle bir yaz ki destanı önce kendi yüreğine.
Söze döktüğün dem ona müthiş, şahane desinler.
Yarin yanında cüce kal fakat bir başkaca yerde
Dik dur, yaltaklanma endamına minare desinler.
Dilini hakkın sözüyle öyle parlat, kalayla ki
Bülbül olup ötende pas tutmaz kemane desinler.
Çeşmine sen perde ol da bakma bir dem namahreme
Onun gözleri gezmez öyle hane hane desinler.
Kanını damla damla sun vatanın öz toprağına
Savleti düşmanı eyledi tane tane desinler.
En son öyle bir şiire başla, haykır ki Baranî
İçirdi sanki ab-ı hayat kane kane desinler.
Muhammet Baran ASLAN (Baranî)
Fotoğraf: Mehmet Ali YILMAZ
HAYIRSIZ
Kafiye ile ararsan kendine çare,
Bulur musun bilinmez bre avare,
Eylesin mi senin gibi divane,
Aşkla döndürüp dalavere.
Görmez mi gözleri olsa boncuk gibi,
İşitmez mi kulakları olsa sinek gibi
Kıyasladıkların da ancak senin gibi,
Bugünü var ötesi yok gibi.
Hani canından üstün olan cananın,
Kölesinden farksız olacaktın andığının,
Eğiverdin boynunu ancak hayasızlığının,
Ancak isyanı gibi emellerinin.
Hayır verse senin gibi hayırsıza,
Kaçıp gider misin anlamsız bir hayırsıza,
Söz verirsen kalacağına hayırsızca,
Dilerim boğuversin şerlerden hayırlara
M.Batuhan YELİ
Fotoğraf:Melike GÖKDUMAN
Yorumlar
Yorum Gönder