KALEMDAR 11.SAYI

"...Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde 
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde 

...Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak 
Yapayalnız kalmak iskelelerde..."

Yavuz Bülent Bakiler'i rahmetle anıyoruz.


EMEĞİ GEÇENLER

KURUCU

Zehra ULUBABA 
Mirac Ali TAŞ 


EDİTÖR

İklil Naz AVCI
Zehra TURKAY 
Zehra ULUBABA


FOTOĞRAFLAR 

Asuman YILDIZ 
Ebubekir Sıddık TOSUN 
Esma ALAN
Melike GÖKDUMAN 
Mirac Ali TAŞ 
Nida GÜLIRMAK
Rabia Sıla ORHONLU 
Tesnim ÇELİK 
Yaren KASIMOĞLU
Zehra TURKAY 
Zehra ULUBABA 


YAZARLAR

Ahmet TAĞMAT
Aslı Selin DENİZ
Emine Zeynep TUNCEL 
Eren ŞEKERCİ 
Güneş Hep Aynı Yerde
Fatma ŞİMŞEK
Feyza Naz KÖMÜR 
Hızır İrfan ÖNDER 
İhsan Fatih POLAT(Ozân Ebedi)
Mirac Ali TAŞ
Osman AKÇAY
Ömer Faruk AKCAN 
Sultan GÖLCÜK
Sümeyye İrem YAYLACI 
Süreyya DOĞAN 
Sophia Jamali SOUFİ 
Tesnim ÇELİK 
Zehragül GÖLCÜK
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA


KAPAK TASARIM

İklil Naz AVCI
Zehra ULUBABA


HAYAT DEDİĞİN 

İnsan, bir kitabın ana karakteri misali. Doğduğundan itibaren kendi kitabının satırlarını yazar, yazar ve yaşar. Lakin, sadece anı yazma öğretisiyle, nasıl ilerleyecek ve bitecek gerçeğini yalnız Rab'binin bildiğinin bilinciyle yazar.

Bulutlardan damlayan yağmurlar nasılsa her birimiz ayrı ayrı yerlere intikal ediyoruz. Düşeceğimiz yer ya da yağmur damlası olarak varolagelmemiz yalnız Rabbin emrindedir. Senin şu yaşamda varlığını sürdürmen ve bu çağın ferdi olman, yalnız Allah istediği içindir. Dünya yaşantısının fıtratına kodlanmış bir değişmezliktir bu. Ne isyan etmek ne de bulunduğun konumda böbürlenmek haddimize değildir. Çünkü doğduğun evdir senin kaderin, nasibindir, sana cenneti kazandıracak olan imtihanındır.

Seninle beraber aynı dakikaları yaşayan yaklaşık 8 milyar insan vardır, her bir insanın da kendine özel imtihanı. İmtihan, seni sen yapan, seni sana hatırlatan, acizliğini vurgulayan, yegâne güç ve kudret, kusursuz dayanağın, koşulsuzca sevenin, affedenin, koruyan Rabbinin senin yeni bir sen olmanı seçmen için sana sunduğu yoldur. Senin imtihanın sana özeldir; senin duygularına, düşüncelerine, hislerine, dayanabilme gücüne, yaşantına göre seni yetiştirir ve geliştirir. Olman gereken olgun yapıya taşır. Yeni bir senle yeni bir yaşama hazırlar.



Yaşamak sadece yaşamak değildir, yaşamak için kul olmak gerekir. İşte o zaman senin için anlamsız gelen her şey anlam kazanır, küçük bir kelebeğin kanat çırpışları seni mutlu etmeye yeter, attığın her adım ise şükretmene...

Allah insanı yarattı ve kulluğunu tamamlaması üzere yeryüzünde var etti. Herkesin yaşantısından kendisinin sorumlu olduğu yeryüzüne... Çünkü Allah insanı mükemmel bir irade ve tercih bilinciyle donattı. Yaratan dahi kulunun tercihlerine müdahil değilken ah efîka insan, ne derecede müdahil olursun insanların yaşamına, düşüncelerine, tercihlerine, kararlarına, hayatına, işine, dinine...

Kendi kendinle hemhâl ol, içinde bulunduğun anının kıymetini bil ve zamanını en kaliteli şekilde geçirmeye çalış, davana sımsıkı sarıl, hedeflerine ilerle, çağının önderlerinden ol ve tüm bunları yaparken kılavuzun Kur'an, gayen cennet, en nadide örneğin de peygamberler olsun.

Öyle yaşantılara imza atmalı ki insan, öyle kaliteli bir hayat yaşamalı ki arkasından onu yaşatanlar varolagelsin, adı anıldığı zaman duayla yâd edilsin. Herkesin kendi çağında hesaba çekileceği gerçeğiyle çağının öncülerinden, umutlarından, geleceğinden, direniş sembollerinden, hakikat davasını sırtlananlardan, insanlık şiarında ilerleyenlerden, çocukların kalbinde yer edinenlerden olmak en büyük duadır. İnsan, şu kısacık dünya hayatında bu duanın talibi olmalıdır.

Ama insan, zamanının esiri olduğundan bihaber, “Her şey için daha çok vakit var.” safsatasıyla kandırır kendini. Yaşayacağı yılların çokluğunun garantisine almıştır kendini ve erteleme hastalığı ile aynı minvalde yaşamını sürdürür. Hiç kimse son sayfalarını yazdığını aklına getirmez, kimse ölümle yüzleşmek istemez, yakıştıramaz kimse kendine ölümü. Bu yüzden daha çok vakit vardır dediğimiz birçok şey vardır: yapılması gereken tövbeler, sahibini bekleyen özürler ya da teşekkürler, tefekkürler, kurulması gereken güzel cümleler, alınması gereken dualar, kılınması gereken namazlar, nasiplenilmesi gereken tesettür ve daha nice geç kalınmışlıklara daha çok vakit vardır.

Ansızın, hiç ummadığın bir anda gelir ölüm, işte bu da ölümün kaderidir. Kiminin ölümü rahmet, kimininki ise felaket gibi gelir yeryüzüne. Nice kişiler vardır, ölümünü bir Allah bilir bir de toprak anımsar. Niceleri de vardır ki ölümüne dağlar, taşlar, insanlık ağlar. Kıymetle yetiştirilmiş kıymetli değerlilerin kaybının acısı dinmez, gün geçtikçe yokluğuna varolanlar ağlar.

Herkesin bir gün kitabı kapanır. Ta ki o gün gelene kadar sır gibi saklıdır. Ya sağından verilir sana, ya da solundan. Sağ tarafından verileceklerden olmak en büyük duadır, müjdedir, sevinçtir.

Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf: Asuman YILDIZ

MÜNÂCAT

İlahi! Açtım yüreğimi sana, döndüm semaya.
Sen tövbekâr kullarından vazgeçmezsin asla.
Bu hayat yolculuğunda beni bana bırakma!
Mağfiretin bir derya, dalmasını bilene
Merhametin bir pınar, susamış gönüllere
Senden gayrı her şey gurbettir bana.
İlahi! Hayat bir sınavdı; unuttum, yanıldım.
Üç günlük dünyanın baharına kandım.
Sarılmışken sonu gelmeyen hevâlara,
Ruhum nefsime tutsak,
Bu fani yolculuk hiç bitmeyecek sandım.
Kafesteki kuş gibi hapsoldum kaldım,
Gurbet diyarlarda…
İlahi, bu diyarda vefa yok, vicdan yok!
Heybelerde biriken; yalanlarla, günahlar…
Pamuk ipliğine bağlı dostluklar.
Zihnin en kuytu köşesinde can çekişiyor hatıralar.
Kardeşlikten nasibini almamış fukaralar,
İnsanlığın ipini pazara çıkarmışlar.
İlahi,bildim ki tek sevgili sensin!
Rahman sensin, Rahim sensin!
Kerim sensin, hüsnü mutlak olan sen!
Her zerrede tecellin var, görmesini bilmek gerek.
Dağ, taş seni zikrederken duymasını bilmek gerek.
İlahi, uzatma gurbet günlerimi benim!
Uyandır ebedi yurdunda sabaha.
Kavuştur tüm müminleri felâha.

Fatma ŞİMŞEK
Fotoğraf: Rabia Sıla ORHONLU 

MOR MAVİ

Bu manzaranın fotoğrafını çekebilir miyim
Gözlerimle
Tüm ışıklar olması gerektiği kadar parlak
Tüm renkler ayrışık
Peki bu zamanın hatıralarını hatırlayabilir miyim
Zihnimle
satırlara yazmadan
Bu anda kalabilir miyim sonsuza dek
Mutlu olabilir miyim bi bu kadar daha
Başka zamanlar özler miyim bu anı
Durup kalmak yerinde bu kadar mi zor
Zor değil imkansız
Zamanın içinde bi yerde kaybolmak işe yarar
mıydı
Ben hep mutlu olabilir miyim
Benim resmimi çizebilir misin şimdi
En güzel elbisemi giymesem de en sevdiğimi
giydim
En mutlu değilim ama sevdim bu anı
Bu gök renklerini
Sevdim bu sokak ışiklarını
Ahenk içinde değiliz belki Ama mutluyuz da
ondan

Sümeyye İrem YAYLACI
Fotoğraf: Nida GÜLIRMAK

HUŞÛ

Alçak gönüllü ol, ilerlerken yaşlar
Her an dinginleşir, boyun eğen başlar
Tevazu olunca, pamuk olur taşlar
Ruhlar sükûn bulur, helal ise aşlar

Kalpten gelir huşû, o değildir cefa
Manevî bir haldir, iç âlemde sefa
Heybetlere yansır, tüm varlığa şifa
Kâlû belâ dedik, gerek ahde vefa

Daimî bir korku, ne büyük başarı
Gözü yerde kişi, olamaz haşarı
Çaresizdir kullar, kibri at dışarı
Her an huzurdayız, dur gitme aşırı

Dünya telaşından, kesen alakayı
Vakarı bırakmaz, ilikler yakayı
Edepten ayrılmaz, abartmaz şakayı
Elinde olandan, verir sadakayı

Sesini kıs hemen, düşük sesle çağır
Gıybeti duyunca, kulak olsun sağır
Hükme itaat et, gelse bile ağır
Kendi kusurun gör, buna yansın bağır

Dr. Osman AKÇAY 
Fotoğraf:Zehra ULUBABA

HELAL GIDA VE SAĞLIKLI
BESLENME: DİNİ VE BİLİMSEL
BİR PERSPEKTİF

Helal Gıda Nedir?

Helal gıda, yalnızca bir ürünün içeriğiyle sınırlı olmayan; aynı zamanda o ürünün nasıl üretildiği, işlendiği, saklandığı ve paketlendiği gibi süreçleri de kapsayan İslami ilkelere uygun bir gıda anlayışıdır.
Bu kavram, hayvansal, bitkisel ya da kimyasal içerikli ürünlerin; ham maddeden sofraya gelene kadarki tüm aşamalarında İslam'ın belirlediği sınırlar içinde kalmasını şart koşar. Özellikle kesim biçimi, temizlik, yıkama usulleri, katkı maddeleri ve depolama koşulları bu süreçte dikkat edilen başlıca faktörlerdendir.
Helal Gıdanın Dindeki Yeri
Helal olan bir şeyin yapılmasında dinen bir sakınca yoktur, aksine bu davranış övgüyle karşılanır. Buna karşılık, haram olanlardan uzak durmak ise bir Müslüman için sevap kazandıran bir davranıştır.
Kısacası, dinî hüküm, ilke ve yasaklara ters düşmeyen her şey helal, ters düşen ise haramdır. Bu ayrımı yapabilmek için her Müslüman’ın Kur’an ve sünnet ışığında bilgi sahibi olması gerekir. Zira helal gıda, İslami bir yaşam tarzının vazgeçilmezlerinden biridir.

Helal Sertifikası Neden Önemlidir?

Günümüzde özellikle paketli gıdalarda helalliğin anlaşılması güçleşebilmektedir. Bu nedenle Müslüman tüketiciler için en güvenilir yol, ürünlerin helal sertifikasına sahip olup olmadığını kontrol etmektir.
Bu sertifikalar ve üzerindeki logo sayesinde, tüketiciler ürünlerin hem içeriği hem de üretim süreçleri hakkında bilgi sahibi olabilir ve gönül rahatlığıyla alışveriş yapabilir.

Katkı Maddeleri ve Sağlık Üzerindeki Etkileri

Gıda üretiminde, raf ömrünü uzatmak, tat vermek, renk katmak veya besin değerini artırmak amacıyla birçok katkı maddesi kullanılmaktadır. Ancak bazı katkılar, insan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. İşte bazı dikkat çekici örnekler:
 * Jelibondaki gıda boyalarının vücudumuzun DNA yapısını bozabildiğini ve çocuklarda obeziteyi, yetişkinlerde kolesterol gibi sağlık sorunlarına yol açtığını biliyor muydunuz?
 * Gazlı içeceklerde bulunan fosforik asitin, vücudun kalsiyumu kullanmasına izin vermeyerek osteoporoz ve diş hastalıklarına neden olduğunu biliyor muydunuz?
 * Margarinin üretiminde kullanılan trans yağ, potasyum sorbat, soya yağı ve gıda boyaları nedeniyle sağlığa zarar verdiğini biliyor muydunuz?
 * Sosis, sucuk, salam, konserve etler vb. işlenmiş etlerin içeriğinde bulunan nitratın, mide ve kalın bağırsak kanseri oluşumuna sebebiyet verdiğini biliyor muydunuz?

Peki Nasıl Sağlıklı Beslenebiliriz?

Sağlıklı beslenmenin temel amacı, bireyin yaşına, cinsiyetine ve fiziksel özelliklerine uygun kalori ve besin öğelerini almasını sağlamaktır. Sağlıklı bir yaşam için şu temel prensiplere dikkat edilmelidir:
 * Yeterli ve dengeli beslenme alışkanlığı kazanılmalı
 * Gıda seçerken helal ve sağlıklı olmasına özen gösterilmeli
 * İşlenmiş ve katkı maddesi yoğun gıdalardan uzak durulmalı
 * Günlük yaşamda doğal, taze ve mevsimsel ürünler tercih edilmeli
 * Etiket ve içerik bilgileri dikkatle okunmalı
Helal gıda, sadece inançla değil, aynı zamanda beden sağlığıyla da doğrudan ilişkilidir. Yediğimiz her lokma, hem ibadetimizin bir parçası hem de sağlığımızın yapı taşıdır. Bu nedenle bilinçli bir Müslüman, helal ve temiz olanı seçerek hem Allah’a karşı görevini yerine getirir hem de sağlıklı bir yaşam sürer.

Unutmayalım:
“Helal lokma, helal yaşamın temelidir.”

Eren ŞEKERCİ
Fotoğraf:Zehra TURKAY

GÖLGELER 

Gecenin sessizliği ürkütüyor karanlığı;
Her yanı örtülü kılıfı gerçekler.
Bakan göz âmâ oluyor, gündüz seyrân ettiklerini;
Yerinde duran cansız şeyler gündüzün emânetleri mi?

Neydi karşımda durup bakan nesneler?
Her biri odada senaryo yazıp oynayan senarist:
Biraz nefes veren heyecan, biraz tedirginlik;
Ruhları can giymiş heybetli gölgeler...

Her şey geçmiş, gündüzün hesabını sorarken;
Ben ise daralmış, bunalmış, candan öte canım ile;
Beyhûde çırpınışlarım nâra atarken tüm mahzene,
Sanki herkes sağır, dilsiz, taş kesilmiş yürekler...

Kaldım mı şimdi ben efkârımın kıskacında?
Kaçacak bir vatan ararken öz benliğimde;
Limanını kaybeden bir gemi gibi dalgalanırken,
Âvâre olmuşum gelgit dehlizlerinde.
Ya şimdi ya sonra, yarını yok zamanın!
Tüm hakikatler çarpılırken sîneme;
Karanlıklardan nûra çıkartacak o mâlûmâtlar,
Aklıma sükûnet, gönlüme inşirâh verir.
Kaynağını bulmuş, zuhûr etmiş arz-ı endâm;
İster sus, ister konuş, ister haykır.
Mâhiyeti filvâki ayân beyân, besbelli;
Kendine ya intizâm yahut abesle iştigâl...

Sultan Gölcük
Fotoğraf:Zehra TURKAY 

  
GESİ BAĞLARI HİKÂYELEŞTİRİLMİŞ HÂLİ

1. Geleneksel Anlatı: Aileden Kopuşun Ağıtı

Halk belleğinde en yaygın bilinen bu versiyon, genç bir kadının ailesinden koparılıp Gesi’ye gelin gitmesiyle başlar. Ulaşımın zor olduğu o dönemde, yeni yuvası bir nevi sürgüne dönüşür. Gelin, yeni hayatında eşinden ilgi, kayınvalidesinden anlayış göremez. Yıllar geçtikçe içine kapanır, çocuklarıyla avunmaya çalışır. Ancak anne özlemi, içini kemiren bir yangın gibi büyür.
Annesinin ölüm haberini aldığında, bu acı, genç kadının içinde birikmiş tüm yalnızlık ve hasretle birleşir. O anki feryadı, Gesi’nin uçsuz bucaksız bağlarında yankılanan bir ağıda dönüşür. Bu anlatıda türkü, hem kişisel bir feryat hem de aileden koparılmanın acısını yaşayan Anadolu kadınının ortak kaderini simgeler.

2. Tarihsel Anlatı: Göç, Takas ve Yabancılaşma

Daha az bilinen ancak edebi kaynaklarda yer bulan bu anlatı, Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) ardından yaşanan toplumsal yıkım ve göç dönemine dayanır. Kayseri’nin Gesi köyünde, babası şehit düşmüş genç bir kız ve annesi vardır. İstanbul’dan gelen zengin bir aile, oğullarını askerlikten muaf tutmak amacıyla bir şehit kızıyla evlenmek ister.
Kız, istemeden de olsa annesiyle birlikte İstanbul’a götürülür. Yabancı bir şehirde kurulan bu evlilik, ne sevgi ne de huzur getirir. Eşi soğuk, çevresi yabancıdır. Genç kadın, İstanbul’un kalabalığında kaybolan bir Anadolu kızı gibi içine kapanır, memleketine duyduğu hasret günden güne büyür. Bu versiyonda Gesi Bağları türküsü, evlilik yoluyla bir “takasa” dönüşen hayatları, göçün parçaladığı kimlikleri ve şehirle taşra arasındaki derin yabancılaşmayı yansıtan bir ağıda dönüşür.

3. Travmatik Anlatı: Susturulan Çığlık

Bu en sarsıcı anlatı, yazılı kaynaklarda değil; Gesi’de yaşamış yaşlı bir tanığın hafızasında saklı kalmıştır. Bir bekleme salonunda tesadüfen gün yüzüne çıkan bu öyküye göre; Gesi’de yeni evli, kocası çalışmak için İstanbul’a gitmiş genç bir kadın, bağda tek başına çalıştığı sırada "oturak alemi" yapan bir grup erkeğin saldırısına uğrar. Zorla kirletilen kadın, yaşadığı bu korkunç travmanın ardından akıl sağlığını yitirir.
Artık ne evine dönebilir ne de konuşabilir. Günlerce, haftalarca Gesi’nin bağlarında dolaşır, ağzından sadece tek bir ağıt dökülür: “Gesi bağlarında dolanıyorum…”
Bu acı dolu ses, zamanla duyulur, yayılır ve dinleyenler tarafından yeni dizelerle büyütülür. Ağıdın 112 beyite kadar uzandığı söylenir, ancak hangisinin o kadına ait olduğu bilinemez. Bu anlatı, Anadolu’da kadın olmanın en korunaksız halini, halk türküleriyle örtülen bastırılmış acıları ve konuşulamayan şiddeti temsil eder. "Gesi Bağları" burada, bir travmanın bellekteki daimi çığlığı haline gelir.



Süreyya DOĞAN
Fotoğraf: Zehra ULUBABA


BENDEN KAÇMIŞ

Düşüncelerim darmadağın, parçalanmışım  
Kurcalanmışım; bir ‘ben’ var, ‘ben’i benden aşmış
Karışmış çizgiler ve renkler, fırçalanmışım
Bilmeliyim kimdir bu ‘ben’ benimle uğraşmış?

Yapamıyorum aklıma eseni. Rüzgâr kim?
Yaşıyorum her saat dört mevsim. Kim bu iklim?
Göçüyorum bir benden birine, her değişim
Bende yeni bir hayatın kapısını açmış

Yalnız ben yokum ben’imde, benden başka herkes
Benim değil kulaklarımın duyduğu her ses
Niçin gülemiyor, niçin değilim pür-heves?
Bulmalıyım benime kaçmış hangi mizaçmış?

Oysaki adımlarımı ben tetik atardım  
Ezilmeye karınca. Bir kuş düşse tutardım
Ölümün eşiğinden belki bin ben kurtardım
Terk ederken gördüm her gün beni, benden kaçmış  

Kaç durak uzaktayımdır benden? Benim yaya
Bulabilsem beni, bırakır mıydım beni ya?
Bana benimi toplardım bölünmüş fırkaya
Bana aklımı, şuurumu, rotası şaşmış

Ey benim kimliğim, şahsiyetim! Çöküşler var
Ve benim yetilerim! Yapacak çok işler var
Umudum, inancım, gürz olalım; çıkışlar var
EBEDÎ der: At yüreğim, ey bana taşlaşmış!
(23.09.2025)

İHSAN FATİH POLAT/(OZÂN EBEDÎ)
Fotoğraf: Esma ALAN

GİYİNSENE KRALIM 

Ortadan kaybolmaya bayılırım. 
Alıp başımı gitmeye. 
Yok olmaya. Öyle sanmaya.
Arkamdan merak etsinler, haberler salsınlar diye değil de yüküm ağır geldiğinden, peşime taktıklarımdan kaçtığımdan.
Öyle korkak da değilimdir aslında. Boyumdan büyüklere, sesimden kalınlara, karnımdan toklara kafa tutmuşluğum çoktur. Haksızlıklar olur, bakarım kimseden çıt çıkmaz, mecbur itiraz eden ben olurum. Boğazdakileri patlatan, göz önündekileri dillendiren. 
"Kral çıplak!" diye bağıran çocuk olurum.
Kimse neden ağzını açmadı diye takarım kafamın dallarına kara kara dertler, renk renk dilekler:
İsterim ki, korkmasın insanlar, beni de korkutmasınlar.

Diledim mi renk renk dilerim. Neden tek renge zorlanırım anlamam. Tamam, ben tek renk seçmekte zorlanırım, anlarım fakat siz neden tek renk seçmeye zorlarsınız beni, onu anlamam.
Dileme hakkı bahşeden bu izni verdiyse nedir sizi rahatsız eden?

Bazen o kral çıplak olur, bazen bu! 
Ben hepsinin giyinik olmasını dilerim,
Hepsinin uyarılmasını, hepsinin aklının başına getirilmesini,
Hepsine "Çıplaksın!" diye haykırmayı isterim.
Birine ses çıkarıp diğerine sustuğumda gün gelir ses çıkardığımdan da pişmanlık duyarım. 
Anlamam ki: Birisini çıplak gören gözleri ötekini nasıl giyinik görür?

Daha da garibi, giyilen elbiselerin rengi farklı diye yoksaydıkları nice kıyafet vardır! Taşıdığı düşünceler başka diye horladıkları...
Giymediği renkleri yoksayar mı insan?
Giyinik bedenleri çıplak görür mü?

Bu nasıl bir kibirdir?
Dilek ağaçlarını tek renk yapmaya zorlamak,
Hoşuna gitmeyince insanların dallarını budamak?

Nasıl bir kibirdir?
Beğenmediği giysiler giyenleri çıplak görmek,
Çıplak kralları giyinik görürken hem de!

Kibrinin getireceklerinden korkmaz mı insan?
O çok istediği cennetine girememekten,
Kendi giydiği elbiselerin de bir başkası tarafından yok sayılmasından, çıplak görülmekten?

Elbet ona da haddini bildiren bir çocuk olur: 
Kralının çıplak olduğunu haykıran, yanına sokulup onun da yeterince giyinik olmadığını fısıldayan...
Dileğimdir o çocuk yalnız kalmasın, hakkı çağırdıkları bir koroları olsun,
Sıra sıra giydirsinler kralları, tek renk giyinip de tek tonda çıkmasın sesleri,
Tek yana dönüp de konuşmasınlar,
Küçük çocukların sözlerine kulak assınlar, 
Düşmanlarına rezil olmadan önce dönsünler kıyafetlerini giymeye, krallar!


Emine Zeynep Tuncel 
27 Haziran 2025

Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU

YOL 9

Önceki bölümden bir kesit
(...)
Hakimle arkadaşı eski günlere dair konuşmaya başladılar Musa da onları dinliyordu bir
yandan da göz ucuyla çocuğu kontrol ediyordu. Askerlikten tanışıyorlarmış. Mustafa’ymış
adamın adı. O dönem samimilermiş ama sonradan denk gelememişler bir türlü. Ta ki geçen
haftaya kadar Mustafa’nın yolu bizim buralara düşmüş. “Buraya gelirken de aklıma düşmüştü
ya nasıl bulacağım koca şehirde bizimkini diyordum kendi kendime” derken sırtına hahifçe
vurdu Hakimin ve devam etti
“Musa inan bana tekneden indim bak iner inmez baktım Hakim karşımda adamın biriyle
konuşuyor”
“Ben de” dedi Hakim “Ayda yılda bir inerim şehre onda da o taraflara gelmem normalde.
Bizim mantarları gönderdiğimiz adam ısrar etti orada işim var oraya gel diye o yüzden
geldim.” “Ben tabi Hakimi bulmuşum kaçırır mıyım bir koşuşum var yanına görmen lazım”
“Ama iyi de oldu ne kadar olmuş görüşmeyeli be Mustafam. Burnumda tütüyormuşsun da
fark etmemişim.” Onlar konuşurken çocuk teknenin pruvasına uzanmaya çalışıyordu. Geç
fark ettikleri bir şeyde bu olmuştu. Çocuk suya düştüğünde diğerleri daha ne olduğunu
anlayamadan Musa o tarafa doğru koşmaya başladı.
Çocuk suda korkuyla çırpınıyor, çırpındıkça daha da batıyordu. Musa çocuğun düştüğü yere
ulaşmıştı ki Mustafa onu omzundan tutup “Dur sen şurdaki halatı getir ben hallederim” dedi.
Suya atlayıp çocuğa yardım etti. Sonra da el birliğiyle çıkardılar ikisini de sudan. Sırılsıklam
olmuşlardı. Neyseki çocuğun durumu iyiydi sadece hem korkudan hem de soğuktan
titriyordu. Yakınlardaki bir barakaya götürdü Mustafa onları. Harabe denemeyecek kadar
canlı ancak bir o kadar da kadar yıpranmış bir yerdi burası. Mavi renkli, kısım kısım atmış
sıvasının üzeri özenilmeden örtülmüş, etrafına hurda demir ve tellerden sözde çit yapılmıştı.
Kapının önünde rengarenk leğenler ve sarı lastik botlar duruyordu. Nem, balık ve pas
kokusu sarmıştı her yanı. Başta yüzleri hafif buruşsa da içerideki sobayı gördükten sonra
koku kimseyi rahatsız etmemeye başlamıştı. Hakim ve arkadaşı sobayı yakmaya koyuldular.
Çocuk üzerindeki örtüye sımsıkı sarılmış sabırsız gözlerle onları izliyordu. Musa ise
karşılarında biraz yüksekçe bir yerde duran aynaya dikmişti gözlerini. Tam ortadan başlayan
çatlak yedi parçaya bölmüştü aynayı. Her biri başka parçada, yanyana olmalarına rağmen
çok uzaktalarmış gibi yansıyorlardı. Soba yakıldı çaylar koyuldu.
Mustafa: ”Normalde buralada kalacak yer bulamazsam diye burayı göstermişti bizimkiler, bu
kadar erken geleceğimi ben de tahmin etmiyordum” “Biraz garip bir karşılaşma oldu” dedi
Hakim “Oldukça soğuk ve ıslak bir karşılaşma” diye ekledi Mustafa. Çayları doldurdu Hakim
sohbetin başlayacağı hevesiyle aldığı ilk yudum ağzını yakınca kaşıkla boş çayı karıştırmaya
başladı.
Hakim: “Eskiden dünyanın uçuk kaçık yerlerine giderdin bazen de beraber giderdik gerçi ya
her buluştuğumuzda en güzel hikayelerini ilk bana anlatırdın.”
Mustafa:“Yine gideriz Hakim ne var sanki.” Hakim: “Yok be Mustafa geçti artık bizden. Sen anlat bakalım ne hikayeler getirdin bu sefer”
Mustafa: “Hiç kusura bakma Hakim efendi sen bana taş çıkartırsın. Geçmişmiş bir benim
başımdaki aklara bak bir de seninkilere sanki gittiğim zamandaki halin. Bunca yıl bir yıldız
bile mi düşürmez o saçlara.” “Tamam be tamam gideriz yine” dedi Hakim hafifçe sırıtarak
“Hadi anlat bakalım vardır sende ilginç şeyler” “Yani var tabii, bir mantar buldum ama bildiğin
gibi değil.” sonra kalkıp odanın köşesindeki minik gri valizin fermuarını açtı Mustafa. Biraz
karıştırdıktan sonra elinde minik bir blokla geri geldi. “Bakın bakalım. Mantarlar konusunda
eline su dökülemez biliyorum ama iddia ediyorum böylesini sen de ilk defa görüyorsun.”
Şeffaf reçinenin içinde beyaza çalan incecik saplarının üstünde tıpkı bir çiçeğin polenlerini
andıran çıkıntılara sahip şapkaları duruyordu mantarların. Hakim elbette buna benzeyen çok
çeşit mantarla karşılaşmıştı ama gözlerini faltaşı gibi açtıran bu mantarların minik bir
karıncanın bedeninden çıkmasıydı. “O gördüğün sadece bir mantar değil. Bir manipülatör ve
bir katil. Doğrudan zehirlemiyor diğer mantarlar gibi. Önce ele geçiriyor karıncayı, yönetmeye
başlıyor: kendi topluluğundan uzaklaştırıp en iyi büyüyeceği ortamı sağlaması için
köleleştiriyor ardından önce onunla, sonra onun kendisi için sağladıklarıyla büyüyor
çoğalıyor taa ki sömürecek yeni bir tanesini buluncaya dek. Anlayacağın bir zamanlar
karıncalara yem olan mantar gün geliyor seçtiği karıncanın bedenini tüketebiliyor.”
Hakim: “Vay be böylesini cidden ilk defa görüyorum. Musa: “Peki o mantarın etkisinden
kurtulabilir mi, zihnini ele geçirmiyor ya” Mustafa: “Kurtulamıyor yani bildiğim kadarıyla, tüm
bunları yaptırabildiğine göre zihnini ele geçiriyor desler de şaşırmam. Kaldı ki karınca bu
insan zihniyle bir değil ki”
Musa: “Diyelim ki kurtuldu, sence kendisini hatırlayabilir miydi yeniden? Yoksa sürüklendiği
yerde kayıp mı olurdu?”
Hakim:” Tekrar kendine gelirdi, zehrin etkisi kalırdı elbet bir süre ama zamanla onu da atardı
bence”
Mustafa: “Ben tamamen etkiden kurtulabileceğine inanmıyorum belki sürüklendiği yerde
yaşamayı öğrenirdi ama eski yuvasına dönemezdi. Karıncalar belli kimyasallar bırakırlar
sürüleri bu şekilde bulurlar o yüzden sürüden bu şekilde ayrılanın yeniden sürüyü bulması
kolay olmaz. Kokuyu tanıyamaz bir kere.”
Musa: “İyi de alt tarafı bir mantar bu”
Mustafa: “Alt tarafı dediğin hayvanın hareketlerini istediği gibi kısıtlıyor, yönlendiriyor. Uzun
süre farklı kültürlerin baskısı altında kalan toplulukları düşün zihinlerini yönetemiyorlar belki
ama hareketlerini kısıtlıyorlar buna rağmen benliğini yaşattığını iddia etse de toplumlar
zamanla ya asimile oluyor ya da bir miktar uyumlanıyor.”
Musa: “Uyumlanmak diyorsun da zaten başta ilk anında da uyumlanarak öğrenmez mi insan.
Kimliği bulmak diyoruz kaybetmek diyoruz bulduğunun sana dayatılan mı yoksa ait olduğun
şey mi olduğunu nereden bilebilirsin. Çevrede gördüğünü özümser her varlık hele ki insan.
Türkçe konuşan bir eve doğup da ilk cümlesini farklı bir dilde kuran çocuk gördün mü sen
hiç.”
“Herkes ait olduğu yere doğar” dedi hakim “Herkes doğduğu zamanın ve yerin ona ihtiyacı
sebebiyle o’radadır. Ben buna inanırım.” Musa: “Peki sizce bir toplumu sindirmek mi daha kötü yoksa aidiyetini çalmak mı?”
Mustafa: “Ölmeyi mi tercih ederdin yoksa uzuvların eksik yaşamayı mı?”
Musa: “Ölmeyi”
Hakim: “Ölmek tabii ki”
Çocuk: “Yaşamayı” dedi itiraz edercesine
Mustafa: “Hayatı ne kadar sevdiğine bağlı. Ben de Yaşamayı derdim. Sonuçta Umut hep
olmalı değil mi senin yaptığın gibi ya kurtulsaydı diyebilmeli insan.”
Musa: “Ama o düşman illa olacak yani”
Mustafa: “Elbette bak bu mantarlara; böcekler için birer düşmanlar, insanlar içinse şifa.”
Hakim: “Yaratılmış olan her şeyin bir zıddı olur elbet. Bu da dengeyi sağlar aslında. Başta
düzensiz gibi görünen bir düzeni var doğanın. Yukarıdan üçüncü bir göz olarak baktığında
anlaşılabilecek bir düzeni. Bu düzeni bozmaya çalışansa eninde sonunda yok olmaya
mahkum oluyor. Düzen hükmün kendisi ve hüküm kibri kabullenmez.”

Tesnim ÇELİK 
Görsel:Yapay Zeka Tasarımı

...

Vakti geldi belki de durup beklemenin
Olanda hayır vardır diyebilmenin 
Nefeslen yetiş kendine 
Vakti geldi belki de ânın kıymetini bilmenin

Niye yoruldun bilmiyorum
Tökezledin düştün görüyorum
Nice karanlıklar ışık beklerken
Umutsuzluğuna anlam veremiyorum 

İzin verme yolundan savrulmama
Dirayetsiz kalıpta zalime mağlup olmama
Yardım et Allah'ım bana 
Mazluma umut zalime kabus olmama

Olduğun yerde bekleme harekete geç 
Zaman akıp gidiyor olmasın çok geç
Nefsine uyanlar helak oluyor
Allah için serdengeç

Mirac Ali Taş
Fotoğraf:Rabia Sıla Orhonlu

YETİŞMEK TELAŞI

 Doğru demişler, sayılı gün tez geçiyor. Dün ninniler dinlemekteydim bugün yaşlardan yirmi ve dahi göz kapayıp belki de daha açamadan yetecek otuzlar, kırklar. Bir yerlere yetişmenin telaşıyla geçen yirmi yıl, yolun sonunun belirsizliğini taşıyan garip endişelere bırakıyor yerini. Duruluyorum ansızın sinemde cenk eden kocaman tufanların arasında. Yol neresi? Nereye varır? Kiminleyim? Kime doğru yoldayım? Elime aldığım harita anlamını yitiriyor. Gayesinden emin olan sarsılır mı birkaç dalgayla? Savrulur mu rüzgarlarla? Oysa ben, yalpalıyorum. İddamdan vurulup çoğu zaman düşüyorum en derinine dipsiz okyanusun. Ardından birkaç dalga... Bir yukarı bir aşağı... Ki budur insanı insan kılan. Elime tutuşturulmuş düz rotadan çıkıp dalgalarla yol almayı öğretiyor enginler. Telaşımı dost ediniyorum da kendime yaşamak sancısını takıp koluma nice yollar kat ediyorum.
 Şunca yıllık aceleme inat. Koşmuyorum. Koşmadan da yetişilebilen duraklarda soluyorum güllerin en güzelini. Binbir dünya işinin arasında, bülbüllerin seslerini dinleyebilecek bir sükunetle terbiye ediyorum nefsimi. Yürüdüğüm yolun sonunu görmeyi ummadan atıyorum adımlarımı. Ummak çürütür hevesleri demişti büyüğüm. Ummadığım kadar büyürüm sanmıştım. Heveslerimi de nefeslerimi de yürüdüğüm yola vakfettiğim gün büyüyecektim.
 Her şeyin muhtemel ve ölümün muhakkak olduğu bilinciyle baktım bir kere de dünyaya. Ki böylesi gösterdi bana nice görmediğim rengi, cismi, mânayı. Baktığımı gördüm. Belki bu sondur diye de çalakalem değil, özlem dolu baktım. Anladım ki çağımın laneti üstünkörülükmüş, gelecek telaşına kapılıp

kaybolmakmış.
 Çağıma müstağni kaldım.

Feyza Naz Kömür
Fotoğraf:Mirac Ali TAŞ 

SU ile TAZELENMİŞ TOPRAK 

Ben anılarını yeşerte yeşerte
Seni hapsettim bir kalbe 
Önce sendin sadece
Bir çorak topraktın,tektin,nettin.
Şimdi her şeyde,
Bir menekşede,yoncada 
En sevdigim tatlıyı yerken,
Gülen bi gözde,
Ekmeği bölerken,nimet gibi mesela.
Konuşur durur kalbim
Ama öyle lâl öyle sakin.
Ev sakin olduğun yer midir?
Ev nedir?
Bilmediğinden korkar insan 
Kaçarım korkarsam.
Kaçtım korkaklığımdan.
Korkaklık ne hazin ne acı ne bedbaht bir şeydi hep anlattım. 
Şimdi roller farklı,
Karar,büyümektir.
Her şeye razıyım demektir,dedim.
Ah yandı içim, 
Su ile tazelenmiş toprağı kuruttu bu yangın.
Nefesim yük kalbim çorak ve lâl Şimdi.
Şimdi farklı,çok...

Aslı Selin DENİZ 
Fotoğraf: Ebubekir Sıddık TOSUN

ARDIÇ KUŞU

Gördüğünün yansıması düştü içime, 
Yakıp yıkıp geçti sözlerin 
Ardın sıra bıraktığın nefesler doldu ciğerime
Soludum derken seni,
Kokun bir yel oldu esti,
Gitti bizden uzaklara
Ağladığın vakit pencereme değdi yağmur taneleri 
Güldüğün vakit kuşlar kondu penceremin pervazına 
Susturdum içimdeki sesleri 
Seni duymak, sesini unutmamak içindi 
Dinlediğim o eski beste... 
Uyuyamadığın geceler lambam hep açıktı
Uyumak istiyorum dediğin gün anladım 
Mumun sönmüş, külleri esmiş odama 
Sarılmak istiyorum demiştin bir keresinde 
Babama, anneme, sevdiklerime... 
Seni sarmalamak içindi açtığım kollarım, 
Broşun ucuna koyduğum yaşamak fikrini 
Yakana asmaktı tek dileğim
Kilometreler arasından seni bulup çıkarıp kozandan 
Üç günlük ömrünü izletmekti isteğim 
Bak, ne kadar çok sevdirdin kendini 
Ne çok sevdim seni... 
İpe serer gibi serdik umutlarımızı, 
İpin kısa geleceğinden bihaber
Gelmedi beklediklerimiz 
Hiç bilmedi sırrını insanlar 
Sen bir ardıç kuşu 
Ben bir ağaç, kondun dalıma usulca
Köklerim vardı benim, 
Senin yokmuş... 
Geç fark ettim bir gün uçup gideceğini 
Sormadım nerden geldin, nere gidersin 
Sen bir öksüz, ben bir garip 
Alıp kollarıma sardım seni,
Uçmadan evvel son kez baktım kanatlarına 
Uçuracak mı Ardıç kuşumu o küçük kanatlar 
Köklerine sarılmış bir ağaç, 
Kanatlarını çırpan bir Ardıç,
Geriye ipe asılı kalan umutlar... 
Ardıcın yolu pek uzun, 
Benimkisiyse ne kısa... 
Evvel-i Ahire uçarken o, 
Kanat çırpmayı öğretti bana
Vazgeçtim köklerimden... 
Yürüdüm tuna boyunca, 
O uçmak için gelmişken buralara, 
Kanat çırpa çırpa yürüdüm ardından 
Upuzun yollarda yürümeye meylettiyse de Ardıcım, 
Uçmak yazılıydı alnında 
Ve alna yazılıydı ayrılık... 

Zehra Turkay 

(Melihat Gülses- Göçmen Kızı eşliğinde, Biricik Göçmen Kızı'na..)

Görsel:Yapay Zeka ile tasarlandı


İNSANLIK DRAMI

Yine bir ateşin içindeyim tek yanan benim. Diğerleri yanmaya alışmış bir şekilde gülüyorlar. Ben kendimin içinde küçük bir tıslamayla ödüm kopuyor. Biri bana seslenecek bana bakacak diye göz teması kurmuyorum. Gereken ne bilmiyorum.Onlar bir bulut bense onlara yetişmeye çalışan içi boş havayla dolu ağır ağır göğe yükselen her an patlayacak durumda olan balonum sanki. Ben insanlığımdan utanıyorum. İnsanlık ne demekti: kendini diğer insanlardan üstün görme çabasıdır, dert yandığım şeyi bu kadarla kapatamam daha açıklayıcı olmam gerek, kendi kendime kuruntu yapmıyorum. Beni anlarsanız elbette bana hak verirsiniz. 
Evet açıklıyorum;
 
İnsanlığın yagane temeli ahlaka dayanır, şimdiki hayatın kalitesine göre insanlar bir amaç uğruna çalıştıklarını sanırlar kendilerinin hiç farkında değildirler. Evet masum bir amaç lüks bir yaşantı için gibi gelir lakin bu aklın yanıltsamasıdır. Zaten böyle değil midir? Her zaman masum bir neden uğruna yaptıklarımız bize haklılık payı verir. Ta Küçüklükten empoze edilmişliktir insanlık. 
İyi yerlere gelebilmek için önce ezilmeye alışmalıyız, ezildikçe ezen olan tarafa geçebiliriz. Hep en üst tabakaya ulaşma dokunulmaz olma çabası ve diğer adıyla ezenlerin başı benim tabirimle insanlığımın yüz karası.   

Ben yaptığım hataların altında eziliyorum sayın okur, bırakın ezen tarafa geçmeyi, insan olma tarafına daha geçememişim. Kendimide ezdirmiyorum bunu layığıyla kendime yapıyorum. En ufak tölerans vermiyorum bu oyunun hakkını kendime veriyorum.En ufak kırıntı bile hissetmiyorum. Aklım durmadan bana anılar gösteriyor, sanki pusu da bekleyen düşmanım gibi, mutluluğu hissedecek duruma gelmeden anılarla vuruyor beni. Beni benden daha iyi ezecek kimse olmadığı içindir belkide diğerlerine takatim kalmıyor veya kendime o kadar yükleniyorum ki insanlık için zararlı bir durum gösteremiyorum. 
Çünkü kendimi başlı başına yaratılanların en bedbahtı olarak görmem bu oyun içinde oyun kurma fırsatı bulamıyorum. Sizin kadar şanlı değilim.

Ben bir ateşin içindeyim, oyuna katılamıyorum. 
Bunu bir kitap halinde de açabilirim her ayrıntıda bir gizem bir yanıltsama var, ama ben insanlıkla ilgilenmiyor bu farkındalıkla yaşama çabası beni mahvediyor ben alışılmışın dışında bir şeyleri var edemiyorum, her şey o kadar aynısı ki farkındalıklı olmak kabus gibi yalnız olmak ne demek bilmiyorsunuz...

Gökyüzünde asılı bir bulut, içi balon köpüğü, su buharı olma çabasında...
Ben yapamıyorum bu insanlık işini her yükseldiğimde buharlaşıyorum. İyice çalkalanıyor zamanın döngüsü, kendinin asıl yansımasının çoktan toprakta sanması, yaşarken ölmenin diğer adı değil midir?

Ne kadar kıt bir kalbe sahibim.


Sevgilerimle 
AhmetTAĞMAT
Fotoğraf: Tesnim ÇELİK 

GAZI KAÇTI HAYATIN

Bana uzak ve soğuksun
Umut yandı kalbimde!..

Kanmam mürtet akşamlara
Hayat bir külfet!

Neyin ayazıdır acaba aşk
Kime kurban edeyim ki kalbimi?..

Üsküdarı geçti mutluluk atı
Her çirkefliğe bir küfrüm vardır artık!..

Kefen gibi denizin yüzü
Unutulmak çok hazin!..

Bugün siyah şapkalı güneş
Çaput bağlama kalbime!..

Gazı kaçtı hayatın!..


Hızır İrfan ÖNDER 
Görsel:Nida GÜLIRMAK

ŞAİR OLMAYAN BİRİ  İÇİN EPEY ZOR BİR ŞİİR 

Hiç tatmadım.  
Ama böyle anımsıyor düşüm seni.
Sesinden iki kelâm dinlemek;
Sabahın kanatlı cıvıltısında, hafif ve dingin
Bir uğultuyla az uykudan ayılmak gibi.

Hiç tutmadım.
Fakat sanki ellerin;
Lokman Hekim’i andıran ellerin,
Bende ki bu dermansızlığa, noksanlığa
Merhem olup nekahete erdirecek gibi.

Hiç tatmadım.
Ama sanki yanımda duruşun;
-Evet, sadece duruşun-
En heybetli, en güçlü ben gibi
Erkekliğimi bildiren.

Hiç tatmadım.
Sadece böyle hayal ediyorum.
Evime misafir oluşun;
Bir şükür ettirecek, bin yıl hatırı olan.
İmanımın diğer yarısını da tam etmişim gibi.

Hiç tatmadım, bilmiyorum.
Seninle aynı sofraya oturuşum;

Halil İbrahim’i kıskandırır gibi.
Öyle geliyor ki bana, senin var oluşun
Sanki güzellik kelimesini kıskandırıyor gibi.

Hiç tatmadım, öyle sanıyorum.
Sana, ellerine ve saçlarına
İki satır şiir okumak;
Sanki beni hoyrat bırakacak gibi
Huzur bildiğim anların acizliğini duyuşuma.

Bunu tattım oradan biliyorum,  
Gözlerine şiirler yazmayı denemek;
Sanki beni utandırıyor gibi.
Fark etti kalemim,  
Gözlerinden öte dize yazılamayacağını.  

Hiç tatmadım da  
Sanki bu şair yaması ellerim,
Bu şiir sevdalısı bilmişliklerim;
Senin bir adım atışınla
Sana şiiri yeniden sevdirecek gibi.

Ömer Faruk AKCAN
Fotoğraf: Rabia Sıla ORHONLU 

ŞİİRLER OKURDU 

Ne zaman tüm dünyanın üstüne geldiğini hissetse
Kelimeler dizelenirdi kafasında
Önce kelime kelime
Sonra cümleler olurdu
Ahenk ile yerini bulunca cümleler
Kalemine koşardı işte o zaman

Ahir zamanda telefonunun notlar bölümüne tabi.

"Susuyoruz, ölüyoruz, teslim oluyoruz!" diyenlere şaşardı
"Bittik biz!" diyenlere sinirlenirdi içinden
Kaybetme korkusu da vardı evet,
"Bitti" kelimesi, kalbine çökerdi.

Ama en çok da insanın küçümsenmesineydi kini,
Çünkü insanın içinde altın bir güç olduğunu bilirdi

Teknolojinin çamuruna bulansa bile her zaman atabilecek o kalbi.

Sinirlenirdi gençlik bitmiş diyen büyüklerine
Her kültürden aldıklarını en güzeliyle yaşatmış olan atalarına benzemek isterdi

Kendi büyüttüğü çiçeği biçmek istiyor olanların yerine

Ve ne zaman bir kalıba girdiğini fark etse
Kaçmak isterdi
Ama kaçmak doğasında yoktu
Çünkü sevdiği insanlardan ümidi kesmek
Kendini anlatmak için debelenmekten daha zor gelirdi

Sinirlenince o da sayıp söverdi istemeden
Ama o ateşi sönerdi dikenlerden geçip gül'e varınca
Çünkü severdi insan olmayı her şeye rağmen

Beşikten mezara,
Ademden İsa'ya
90'lardan 20'lere

Kendi gününde,kendi görevini sorgulardı kendince 
Ve ne zaman "biz bittik" hissi gelse ona içten içe

Şiirler okurdu
Kalbinde şimşekler çakardı
Kelimeler ve cümleler sıralanınca
İşte o zaman klavyenin başına koşardı
Ve her gün yeniden başlardı

Tüm dünya pes etse bile
Kendi vazgeçip çökse de
"Ol" diyen "dur" demediği müddetçe

Güneş yeniden doğardı
Yeniden düşünürdü insan
Ve yeniden yazardı

Zehra Ulubaba 
Fotoğraf:Zehra TURKAY 

FAY

Izdırap
Damarlarda koşar
Ve ölü toprağın tadı
Dilime serpilir
Ve gölge…
Ah, gölge!
Hiçbir mezara sığmayan yoldaş
Omuzların titremesine yapışık
Ben ve o
Bir olduk
Var olmayan bir varoluşun tozunda
O kayıp benliğimdir
Çatlamış gülümseme
Ölü bakış
Gölge
Sahip olunamayan her şeyin yükü
Bugünün cansız bedenine
Ve ayna …
Ayna, gerçek ıstırabı yüzümüze vurmaz mı?
Ruhun çatlaklarının bir görüntüsü
Gözümü dikiyorum
Sanki bin yıldır
Bir yabancının gözlerinde
Donmuş gibiyim
Kendimi göremiyorum
Onun içinde seyrettiğim
Yalnızlığın mutlak çıplaklığı dışında
Ayna
Gerçek benliğimi
Deliliğe sürüklüyor
Gözlerin griliği
Saçların karalığı
Dudakların çatlağı
Yalnızlık
Ama… yalnızlık
Ne duvar ne de pencere
Yalnızlık
Bu, bedenlerin arasındaki boşluktur
Sırtımdan
Artık üzerimde olmayan
Ama kendi varlığımın bir parçası olan
O gölgeyle
Ayna
Tek kalmış varlığımın
Resmine diker gözlerini
Yalnızlık budur 
Sessiz bir yüzleşme
Artık olmayan bir gölgeyle
Ve hiçliği sergileyen bir ayna ile
Ve bu sonsuz döngü
Izdırap
Sessizlik
Bir çığlık
Ve mutlak yalnızlık
Görünmez çizgilerin kesişimi
Nihayetsiz bir çemberde
Son mu ?
Saf hiçlik…

Sophia Jamali Soufi

İranlı şair ve yazar

Şiirlerinin ana dili Farsça’dır

Fotoğraf: Melike GÖKDUMAN


NEDENSİZİM HACI 

Bu anlamsızca çaba sarfettiğim hayatımda ilk defa cesaretimi toplayıp "Neden?" diye soracağım. Dağlara soracağım, kuşlara soracağım, gördüklerime, görmediklerime, her taşın altındakine dahi soracağım. Ta ki soracak bir 'Neden' bile kalmayana kadar. 

Tıp fakültesinde üçüncü yılımdayım. Evet nedenini bilmediğim nedenlerden dolayı üç yıldır tıp okuyorum. Yanlış anlamayın tıp okumamın nedenlerini biliyorum, kendimce nedenlerim var elbette. Ama bu nedenlerin nedenini bilmiyorum. Biri bana “Neden tıp okuyorsun?” diye sorsa, hemen cevap veririm: 'İnsanlara faydalı olmak için.' Ama sonra biri çıkar da 'Peki neden insanlara faydalı olmak istiyorsun?' dese, dilim tutulur.
Niçin bu kadar çalışıyorum? Neden bu kadar yoruluyorum?
Cevabı çok anlamsız: Nedenini bilmediğim nedenler için…

Sanırım sancımı az çok anladınız: Benim bir hayat nedenim yok. Beni dersten, mesleğimden, hayatımdan alıkoyan sancım bu işte: Nedensizlik. Hayatımda uğruna yaşayacağım bir nedenim yok. Koca bir okyanusta, rüzgarın insafına bırakılmış bir gemi gibiyim; ilerlemek için hiçbir nedenim yok. 

Ne güzel demiş bir şair: 

'Nereye baksam aynı ağaçlar
Nereye gitsem aynı yollar
Güneş hep aynı yerde
Gece hep aynı saatte'


Tıp sevgim, çalışmam, okuduklarım hepsi anlamsız bir yorgunluğa dönüşmüştü çünkü bir nedeni yoktu benim için. Çile gibiydi sabahları uyanmak, her nefesim bedenimi yormaktan başka bir şey yapmıyordu. 
Bu nedensiz bölümü terk etmek tek mantıklı yol gibiydi... Ta ki onu bulana kadar: ...

Boşuna merak etmeyin, size söylemeyeceğim. Ama bilmenizi isterim ki artık tüm varlığjm ile tıp okumak istiyorum.
Tıp; nedensizce bir araya gelmiş atom yığınlarının, nedenini bilmeden diğer atom yığınlarına yaptığı bir dizi olaydan çok daha fazlası. O beni hayatımın nedeniyle tanıştıran eşi benzeri olmayan bir yol.

Artık tıp benim için; onu tanımanın, ona yaklaşmanın yollarından biri. Bedenin sırlarını çözmeye çalışırken aslında O’nun incelikleriyle tanışıyorum. Her damar, her hücre, her nefes - hepsi bana onu anlatıyor. Tıbbın her kapısında onun bir ismi gizli: bilgide, faydada, şifada, sabırda, merhamette…  

Artık her tedavi ettiğim insanın yüzünde onu görüyorum, her okuduğum kitapta onu tanıyorum, her zerrede onu düşünüyorum. 

Velhasılı kelam nedeni olmadan bu hayatın bir değeri yok. 

Bu anlamsızca çaba sarfettiğim hayatımda ilk defa cesaretimi toplayıp "Neden?" diye soracağım. Dağlara soracağım, kuşlara soracağım, gördüklerime, görmediklerime, her taşın altındakine dahi soracağım. Ta ki soracak bir 'Neden' bile kalmayana kadar. 

Tıp fakültesinde üçüncü yılımdayım. Evet nedenini bilmediğim nedenlerden dolayı üç yıldır tıp okuyorum. Yanlış anlamayın tıp okumamın nedenlerini biliyorum, kendimce nedenlerim var elbette. Ama bu nedenlerin nedenini bilmiyorum. Biri bana “Neden tıp okuyorsun?” diye sorsa, hemen cevap veririm: 'İnsanlara faydalı olmak için.' Ama sonra biri çıkar da 'Peki neden insanlara faydalı olmak istiyorsun?' dese, dilim tutulur.
Niçin bu kadar çalışıyorum? Neden bu kadar yoruluyorum?
Cevabı çok anlamsız: Nedenini bilmediğim nedenler için…

Sanırım sancımı az çok anladınız: Benim bir hayat nedenim yok. Beni dersten, mesleğimden, hayatımdan alıkoyan sancım bu işte: Nedensizlik. Hayatımda uğruna yaşayacağım bir nedenim yok. Koca bir okyanusta, rüzgarın insafına bırakılmış bir gemi gibiyim; ilerlemek için hiçbir nedenim yok. 

Ne güzel demiş bir şair: 

'Nereye baksam aynı ağaçlar
Nereye gitsem aynı yollar
Güneş hep aynı yerde
Gece hep aynı saatte'


Tıp sevgim, çalışmam, okuduklarım hepsi anlamsız bir yorgunluğa dönüşmüştü çünkü bir nedeni yoktu benim için. Çile gibiydi sabahları uyanmak, her nefesim bedenimi yormaktan başka bir şey yapmıyordu. 
Bu nedensiz bölümü terk etmek tek mantıklı yol gibiydi... Ta ki onu bulana kadar: ...

Boşuna merak etmeyin, size söylemeyeceğim. Ama bilmenizi isterim ki artık tüm varlığjm ile tıp okumak istiyorum.
Tıp; nedensizce bir araya gelmiş atom yığınlarının, nedenini bilmeden diğer atom yığınlarına yaptığı bir dizi olaydan çok daha fazlası. O beni hayatımın nedeniyle tanıştıran eşi benzeri olmayan bir yol.

Artık tıp benim için; onu tanımanın, ona yaklaşmanın yollarından biri. Bedenin sırlarını çözmeye çalışırken aslında O’nun incelikleriyle tanışıyorum. Her damar, her hücre, her nefes - hepsi bana onu anlatıyor. Tıbbın her kapısında onun bir ismi gizli: bilgide, faydada, şifada, sabırda, merhamette…  

Artık her tedavi ettiğim insanın yüzünde onu görüyorum, her okuduğum kitapta onu tanıyorum, her zerrede onu düşünüyorum. 

Velhasılı kelam nedeni olmadan bu hayatın bir değeri yok. 

Güneş Hep Aynı Yerde
Fotoğraf: Zehra ULUBABA 

SON



Yorumlar

Popüler Yayınlar