KALEMDAR 10.SAYI
KURUCU
Mirac Ali TAŞ
Zehra ULUBABA
EDİTÖR
İklil Naz AVCI
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
FOTOĞRAFLAR
Elif ULUBABA
Feyza Naz KÖMÜR
İkbal Rana BOZKURT
Nida ERDEM
Nida GÜLIRMAK
Rabia Sıla ORHONLU
Tesnim ÇELİK
Yaren KASIMOĞLU
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
YAZARLAR
Ahmet TAĞMAT
Aslı Selin DENİZ
Derya TURKAY
Emine Zeynep TUNCEL
Ergül ERDEM
İhsan Fatih POLAT(Ozân Ebedi)
Mihriban CESUR
Osman AKÇAY
Sinem YİĞİT
Sultan GÖLCÜK
Tesnim ÇELİK
Zehragül GÖLCÜK
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
KAPAK TASARIM
Zehra ULUBABA
SESSİZLİK BİTTİ: Haykırış Vakti!
Bir vicdanın, bir ümmetin, bir çağın haykırışı…
Yüzyıl oldu sesimiz kısılalı...
Ezanlarımız susturuldu, kitaplarımız yakıldı, kelimelerimiz kırıldı.
Alfabeler değişti, zihniyetler devrildi, gelenek yerle bir edildi.
Bir milletin hafızası silindi, kalbi söküldü, dili tutuldu.
Sonra ne dediler bize?
“Modern olun.”
“Batılı gibi giyin, düşün, yaşa…”
“Kimliğini, inancını, değerlerini, seni sen yapan her şeyi bırak...
Ruhunu unuttuğun yerden devam et ve kendine bile yetemeyen
cehaletler ülkesi Batı’nın yolunda yürü…”
Ve biz sustuk.
Suskunluğumuzu sabır bildik.
Boyun eğişimizi vakar sandılar.
Bir köşeye çekildik, birer birer…
Ama şimdi SESSİZLİK BİTTİ.
Bize bizi unutturanları, bizi bize düşman edenleri,
bölen, parçalayan ve karanlıkta tutanları
artık biz susturacağız!
Ama öfkeyle değil.
Ama şiddetle değil.
Ama kuru bağırışla hiç değil.
İlimle…
Ferasetle…
Adaletle…
Kelimenin kılıcıyla…
Yol belli:
Fikri olan kalemle yürüsün.
İlmi olan öğretmekten çekinmesin.
Dili olan dua etsin, yüreği olan yola çıksın.
Kimse küçük görmesin kendini;
çünkü hakikate hizmetin küçüğü olmaz.
Öyle cümleler kuracağız ki,
halkı kandıranlar o cümlelerin içinde boğulacak.
“Biz hiçbir şey bilmiyormuşuz” diyecekler.
“Biz medeniyeti Batı’da ararken,
kendi cevherimizi kaybetmişiz” diyecekler...
Biz artık susan değil,
konuştukça hakikati yükselten çağrının sesi olacağız.
Kimimiz teknolojiyle,
kimimiz ilimle,
kimimiz eğitimle…
Her birimiz ALLAH’ın bize emanet ettiği yeteneğiyle
İSLAM’ın emrine vereceğiz tüm ömrümüzü.
Ve bunu;
Sadece ibadetle değil…
Sadece tesettürle değil…
Sadece tepkilerle değil…
Sistem kurarak,
akıl yürüterek,
yürek koyarak,
ve asla eğilmeyerek…
Mahallemizde bir çocuğun elinden tutmakla,
bir gencin zihnine şuur ekmekle,
sosyal medyada bir hakikati haykırmakla,
bir sınıfta doğruları anlatmakla,
bir makineyi adalet için üretmekle,
bir ses kaydında hakkı fısıldamakla...
Bir nesil yetişecek...
Sessizliğiyle değil,
hakikatin gücüyle susturacak cehaleti...
Ve işte o zaman,
dünya yeniden hakikati duyacak!
SESSİZLİK BİTTİ…
Artık konuşma sırası BİZDE!
Derya TURKAY
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
BEDBAHT ÂŞIK
Savaş meydanı mâşuk.
Ay gelmiş,kılıç çekilmiş
Savunmak mühimmiş,
Bedbaht için, dışın bedirhan,
Öyleymiş
Kimsin sen?
Kim bu gölge?
Bu loş bu yaban ve yabancı,
Bedirhan gölgesi,
Bedbahtın karanlığı sen misin?
Mâşuk,
Nesin,nedensin?
Belliki bendensin
Âşık mâşuğuna anlamını bulunca kavuşur.
Mâşuk dur,
Ay gitmiş,âşık kalıvermiş
Önce gölge sonra karanlık.
Savunacak ne kaldı?
Aslı Selin DENİZ
Fotoğraf:İkbal Rana BOZKURT
TUT Kİ
Savaşı ne zaman bitecek, bilmiyor. Bir zafer var mı, varsa o komutan iken mi
kazanılacak, bilmiyor. Ama o muzaffer edasını çoktan kuşanmış geziyor; gözleri
dağlar dağıtıyor. Bakışları hep pervasız, tavırları hep haklı. Memnun da değil
halinden, zor dayanıyor sanki her bir davranışına. İnsan bu denli tahammülsüz
olur mu kendine, şaşıyor içinden. Yolunu da şaşmış görüyor bakınca; yönünü
kaybetmiş.
Ne yergileri var aynaya sakladığı. Ne övgüler var geri almak, yalanlamak
istediği. İnsanların onu, pembe gözlükler takmış misali olduğundan iyi
görmesinden sıkılmış.
Öyle sıkmış ki kendi kendini. Değişmek istiyor, değiştirmekten usanmış; onu,
bunu. Değişen kendi olsun istiyor bu defa; pişmanlıkları olsun, gittiği
yollarından dönsün. İnsan kendi için böyle hayaller kurar mı? Haksız olmanın,
özür dilemenin, kabullenmenin tadını özler mi insan? Bal gibi de özlermiş! Hem
sıkılmış artık "tatlı sevmem" klişesinden; bal kadar olmasa da bal gibi de
sever halbuki. Neden bu değişimi reddedişi, ne var artık seviyorsa; artık aynı
nefretleri hissetmiyor, aynı itlikleri etmiyorsa?
Kararını verdi o:
Artık fotoğraflarına bakınca sinirlenmeyecek, kenetlemeyecek dişlerini.
Üzmeyecek, üzüldüğü kadar sevdiklerini.
Hep bir kavgalı, hep bir muhalif olmayacak.
Gardını ne zaman indirse pişman olmayacak artık. Yarasını her gösterişinde
eskisinden de kalın giyinmeyecek.
Eskisinden sık ağlayacak, katı kalbi yumuşayacak akan yaşlarında.
Dönüp bakınca olduğu kişi mutlu edecek onu. Kavgacı, huysuz bir kocakarı
hissetmeyecek kendisini.
Cıvıl cıvıl neşesi geri gelecek. Sevdiklerini kırmaz halleri.
İçindeki savaş durulacak, kazanmak mümkün mü bir asker olarak, yoksa hep
komutanlar mı muzaffer? Onu görecek.
Ulaşacak mı o çok gözlediği düzlüğe, yoksa güzel günlerini kötülerini
bekleyerek heba mı ediyor? Görecek.
Dilinde de bir kemik büyüyecek mi, ağzına geleni söylediği değil de bir emek
işlediği cümleleri olacak mı?
Dürüstlük mü yaptığı, kırdığı tonla insan doğruya mı küs bunca zaman?
Tüm ipleri eline almıştı hani? Fakat çektikçe açılan o yaralar da ne? Ne çok
kan akıyor sevdiklerinin kalplerinden!
Omuzları henüz yaş, sarılmış da ağlamışlardı hani ona. Sevdiklerinin
gözyaşlarını silen kişiden onları ağlatana ne ara dönüştü?
Tut ki onların ellerinden, al da gönüllerini.
Tut ki:
Sevinçle konuşulan konular, bir daha bahsini açmadıklarına dönüşmemiş.
Yaşanmamış duygular nefrete bulanmamış.
Dertlerin üzerine düşünmekten kör kuyulara hapsolunmamış; kimse kurtarmaya
gelmeyince küsülmemiş.
Artık anlaşılmış ki kurtarılmak için yardım istemek gerekliymiş.
Emine Zeynep TUNCEL
2 Temmuz 2025
Fotoğraf:Nida ERDEM
MEHLİKÂ’M
İrem’den koşup gelen âhuya benzersin
Sen gibisi ya düşer ya düşmez cihâna
El değmeden öldürür âğuya benzersin
Milyon cân sıraya girer bir kaş çatmana
Tenin güneşten sıcak korkarım yakasın
Gözlerimden gönlüme yol bulup akasın.
Bakışın kirlenmiş benliğimi yıkasın
Bir bâde-i âşksın içsem kanamam sana
Gözlerin bir kınsız kılıç, her ân îtapta
Salar bir müptelâya ki bedenim hasta
Menzili sezilmez bir giz var bu hesâpta
Bilebilmeye koşarım doğru Rahmân’a
Nice Cennet’ler, sarâylar, gündüz-geceler
Gül yüzüne hasret kalmış hûri, periler
Yedi kat semâ döner ismini heceler
Görmesem zülfünü uğrar mıydım bu hâna?
Tâlîhim zebûnmuş, nazlı çıktın haylice
Çok âh ettim, inledim, çok yandım gizlice
Derdim dışa vurdu. Ne olur bu netice?
Gönül sarâyım aylardır gark olmuş kana
Güçlüydüm, hem ne mûteberdim senden evvel
Ya şimdi? Perîşân, vaziyetim müptezel
Sevdâya tutsak kıldın ey mehlikâ güzel!
Cehennem âteşine döndüm yana-yana
Sözlerin leblerinden bir tığ gibi düşer
Hece-hece darbeler, yüreğimi eşer
Değil mi âşk ile, ne ile yaşar beşer?
Mehlikâ’m! Sensin tabîbim, geldim dermâna
EBEDÎ der: Arzûm vasıl olmaktır sana
Vücûd bulup gelir mi hayâlim imkâna?
Mehlikâ’m, bırak şu nazı da gel îmâna
Ancak seninle erer kalbim itminâna
(16.02.2013)
İHSAN FATİH POLAT/ (OZÂN EBEDÎ)
ŞANLIURFA
Fotoğraf:Zehra TURKAY
İLİMİN DİN ile ANLAM KAZANDIĞI YOL
İlim nedir, İslam'ın ve diğer dinlerin ilme olan bakışı nasıldır, her ilim
hakikati taşır mı, günümüz toplumun ilime olan bakış açısı nasıldır, her
kaynak ilme tanıklık edebilir mi, ilmin beşeri getirdiği nokta nedir, ömür
boyu hemhal olmamız gereken ilimin bizim hayatımızdaki gayesi nedir, ilimi
amaç ve uğraş edinen bir birey için fıtratına layık olma çabasıyla hakikatin
peşinden ilerlediğini söyleyebilir miyiz..?
Az şey bilenler, çok şey bildiğini zanneder.
Lakin çok şey bilenler, öğrendikçe bilmediklerinin çokluğu ile ilme susamış
olanlardır.
İlim, derya deniz, öğrendikçe öğrenesi gelir insanın...
Maddi ilimler, manevi ilimler, fiziki boyutu kapsayan ilimler; aklın,
irdelemenin, dünya ve ahiret dengesinin korunduğu, metafiziksel boyuttaki
ilimler ve bunların tümünü kıymetli kılan, ayrıştırmayan, ne olursa olsun
"bil" diyen, kendini geliştir diyen, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu
diyen, hiç akıl etmez misiniz diyen, hiç düşünmez misiniz diyen, hiç ders
çıkarmaz mısınız diyen:
"İslâm", ne kutlu ve toplumu değerli kılmayı amaçlayan nadide bir
dindir.
Toplumun mensup olduğu din, her daim ilim ve bilimi etkileyen önemli bir husus
olmuştur.
Çünkü toplum, bu dinin (İslam) öğretileri ile yaşamını idame ettirmeye
çalışır, bu öğretiler kişiye ilmi bir bakış açısı ve çalışma gayreti
sunar.
İslam dininin ilme olan bakış açısı nasıldır?
Her Müslüman içinde bulunduğu çağın ilim kapısı olmalı, ayetleri İlmek ilmek
ilimle işlemeli, pragmatik bir yaklaşımla yaratılış gayesini
şekillendirmelidir.
Maalesef içinde bulunduğumuz bu dar zihniyet, batının etkisi kaynaklı olarak
din ile bilimi birbirinden tamamen zıt iki ilim dalı olarak ayırmış,
birbirlerini tamamlayan o kuvvetli bağı yok saymıştır. Bilimi ve ilimi doğuran
hakiki bilginin din başlığı altında İslam da ve vahiyde var olduğu gerçeği
gerekeni açıklıyor.Çünkü en hakiki ilim Kur'an'dır, bir şeyin ilim noktasına
değerlendirilebilmesi için delilleriyle ispat edilmiş olması, doğmalara
dayanmaması, taklit marazından uzak olması gerekir.
İlim Kur'andır, doğruluğu, uygulanabilirliği, faydacılığı esas olandır.
İlimin sonsuz ve hatasız sahibinin ise yalnız Rab olduğunun bilincinde olmalı
insan, öyle kudretli ve azami bir ilme sahip ki " Ağaçlar kalem, denizler
mürekkeb olsa ve bir o kadar daha olsa yetmez şahit kılmaya. "
Allah'ın insanlara bahşettiği ilim, kudret, akletme, düşünme ve üretme
yeteneği ile yeni buluşlara imza atmışlardır, bahşedilen hikmetin farkında
olmalı insan, O'nsuz bir hiç olduğunun farkında olmalı...
Kendine dön de bir bak ey beşer, bu yüce ilim ve kudret sahibinin yanında
seninki ne söylemeye değer ne de övünmeye.
Lakin insan tüm bu başarılarının sonucunu kendinden bilecek, hırsının mahkumu
olacak kadar efikadır.
Devreye Allah'ı koymak ve ondan medet ummak, başarıyı yalnız O'ndan beklemek,
tevekkül anlayışının kuvvet bulduğu zihniyet; ne kutlu bir zihniyet ne yüce
bir kişiliktir!
Kişinin kendisini ilmen zenginleştirmesi; onu kendi için, çevresi için,
bulunduğu zaman için, gelecek için, ülkesi için, değerleri için, mensubu
olduğu din adına kıymetli ve değerli kılar.
Lakin tam tersi boyutu düşünecek olursak ilmen aç kalmışlık onu zayıflatır ve
güçsüzleştirir çünkü fıtratına sırt çeviren insan, kıymetli değil zelil olmaya
mahkumdur.
Kişinin bilmediğini bilmesi ilmin başıdır demiş Rasulallah. Bilmediğini bilmiş
zannedenler, bilmek için gayret göstermeyenler maalesef cehalet içerisinde
yaşamlarını sürdürüp gidenlerdir. İlim peşinde koşanlar, bilmediğinin farkında
olup bilmek için çaba harcayanlar, toplumun refah seviyesini yükseltecek olup
kazanacak olanlardır. İlim öğrenmek insana farzdır, aynı zamanda fıtratına
kodlanmıştır. İnsanoğlu; bahşedilen zeka, akıl, yeniyi arayış, bilinmeyene
merak ve öğrenme içgüdüsüyle var olagelmiştir.
Bu varoluşun zelil oluşu 'Modern Cahiliye'... Batılı zihniyetin örnek
alınmasıyla doğan iğreti süreç....
Cahil bir toplum ama modern çağını yaşıyor. Belki kişiler farklı, gelenekler
öğretiler farklı, amaçlar farklı lakin zihniyet aynı.
Teknolojik alanda yapılan ilerlemeler, bilimsel alandaki yeni buluşlar,
formüller, ilaçlar, yapay zekalar ve daha birçoklarının artış göstermesi,
toplumu modern cahiliye çatısından uzaklaştıramıyor. Çünkü manevi yozlaşma
içerisinde olan bir toplum, ilim ve bilimin zenginliğini yaşasa dahi nefsani
ve şeytani amellerini araç hale getirdiği için ilerleme kat edemez.
Gayesi yalnızca materyalist zihniyetin emellerine gebe olan bir toplum;
Tüketimin had safha'ya ulaştığı, insanların üretici zihniyetini ve yaşantısını
yok edip yalnızca kendilerine muhtaç hale getiren modern cahiliye...
Ahlaki değerlerin yozlaştığı ve değer kaybettiği, edep ve hayanın özgürlük adı
altında yerlerde çiğnendiği, kimliğinden, dininden, milletinden, ailesinden
utanan bir toplum ve toplumlar yaşamaya ve doğmaya devam ediyor. İşte
cahiliyenin en dibinin medeniyet maskesine bürünmüş hali.
Vahiyden uzaklaşan ,kendilerini başıboş bırakan,
yol almaya çalışan ama hüsranla sonuçlanan ve sonuçlanacak olan modern
cahiller...
Toplum olarak bu süreçten sıyrılmak en büyük duamdır. Çünkü bu yaşayış;
Rab'bin bize bahşettiği ilim, irfan, akletme ve öğretmeye yapılan ihanettir.
Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf: Elif ULUBABA
İNSAN OLMANIN MUTLAK ACISI
Her ayrılıkta bir anı kalır geriye; kimisi bir şarkı bırakır sevginin en nahif
hali kalmıştır kimisi gerisin geri tutunur o anıya geride yıkık bir kalp
kalır.
Gerçeklikten uzak yaşama öyküsüdür. Hayatın içler acısı gerçeği budur. Yitip
giden sevgilerin en gaddarı ve bi o kadar acının en tatlı halidir içindeki
pişmanlıktan daha çok hatırlanmaya değecek yaşanmışlıklar olması... Acemi şair
olan tayfaya biraz olsa da dizelerinde süslendirir acısını. Bu yer küre
kalplerin en sancılı dünyası, ikili cephelerden oluşan dile vurulmuş mıh
savaşları... Hayallerin varoluş sebepleri budur. Hayallerin içinde kendinin
masum bir şekilde sevildiğinin bilinmesi, her şeyin mümkün olduğu yerde, tuhaf
saplantılı bir hayal değil midir?
Hayır, hayır hiç de öyle değildir sayın okur. Kendi iç dünyamıza doğru
başlayan, girişlerin en güzeli, gelişmelerin ise insan üzerindeki en olgun
haline dönüşmesi... Ve sonuçta ise yıkık bir gelecek bırakmıyor. Aşk acısı,
işte duyuların en hiddetlisi bu. Kendinin farkına varmak, başkasına gerek
duymadan kendini türlü nedenlerden eleştirerek aslında vazgeçilmez olduğunun
nedenlerini sorguluyorsun. Kendini işte burda tanıyorsun. Bu acı öyle bir
yerde nüksedilir ki zaman zaman ölüm bile varlığından kaçacak yer arar. İnsanı
insan yapan duygu gün yüzüne çıkar. Sayın okur ben burda serkeş bir duygudan
bahsetmiyorum. Adeta insanlığın kanıtını ispatlıyorum.
Farkında mısınız? Kaç şairin kahramanı olmuştur aşk acısı.
Gel gönlüm değsin arşın mihrabına
Başım ersin zavallı yalnızlığıma
Umut sadece sensin
Virane olmuş kalbimin bitmez tükenmez boşluğuna
Sevgilerimle
Ahmet TAĞMAT
Fotoğraf: Rabia Sıla ORHONLU
SEYYAH-I AVARE
Adımlarımın ürkekliği canımı sıkmakta. Bilhassa tüm sessizliği bozan
kargaşanın ortasında kalakalmışken, kalsa üzerine basılıp geçilecek, gitse
yükünü de beraberinde sırtlayacak bir kaplumbağadan hallice...
Sırtımda taşıdığıma evim demeseler bilir miydim evin ne olduğunu? Evim der
miydim omuzlarımdakine. İkna etmeselerdi dar-ı dünyada bir evim olduğuna,
kendimi yine hisseder miydim ıssız bir yolun ortasında?
Odamda gezerken gözüm eşyalarıma takılıyor bir anda; doğum günümde gelen
hediyeler, kitaplığıma zorla sığdırdığım kitaplar, özenle dizilmiş ancak bir
dokunsam dökülecek gibi duran kalem kutum, masamın üzerinde birikmiş belgeler
ve de dünden kalma bardakların karmaşıklığı zaten karmaşık olan düşüncelerimi
daha da güçlü bir şekilde itiyor kendimden dışarıya. Sessizce yürüyorum
koridoru biliyorum ki biri görse nasılsın diyecek, yalan söyleyeceğim. Okulu
ne yaptın diyecek sonra. Usül öyledir çünkü önce ahvaliniz sorulur sonra da ah
vah ettikleriniz. Ah' ınıza bir soluk aldırmak için değil yanlış olmasın;
ahlarınıza bir ah da onlar katsın diye. Gönlünüzde kim var, cüzdanınızda ne
kadar para var, tatile nereye gideceksiniz, evinize ne kadar kira
veriyorsunuz, mezuniyetten sonra ne zaman atanacaksınız ve daha nicesi bir
merak konusu hayatınızın nesnesi olduğu halde öznenin bile cevabını bilmediği
sorular soran insanlar için...
Koşar adım çıkıyorum bahçeden daha doğrusu kaçar adım. Kulaklığıma gidiyor
hemen elim, çantama bir şeyler atarken evde unuttuğumu fark ediyorum. Ama
döndüğüm yere gidemem geri, neden bilmiyorum. Kapıya yakın duruyorum sürekli,
ömrümü kapı eşiğine sığdırıyorum. Tüm sevinçlerim, hüzünlerim, özlemlerim kapı
eşiğinde. İçeriye de dışarıya da eşit mesafede duruyorum. Böylelikle hayal
kırıklıklarımı makûl bir sayıya indiriyorum, incinmiyorum eskisi gibi. Davamı
içimde yürütürken yargıcın tokmak sesi duyuluyor sadece dışarıdan. "Bu ses de
neydi" diyor insanlar. Sizi dört odacıklı bir mahkeme salonunda yargıladım,
incindiğim kırıldığım ne varsa haykırdım. Hakim kararını verdi, ben sizden
gitme kararı aldım, diyemiyorum. Bu mahkemenin tanığı da, zanlısı da, mağduru
da benim diyorum içten içe. Ördüğüm duvarları bir bir yıkarken "ben duymadım
size öyle gelmiştir" diyorum. Öyle olmalı, bazen insan bin bir hevesle ördüğü
duvarı yıkmayı bilmeli. Üstüne devrilmesini beklememeli...
Yürüyorum, sokaklar nispeten boşalmak üzere. Dükkanlar kapanmaya meyletse de
esnaf lafını bitirmemiş henüz, içilmemiş sigaralar var daha. Kaldırıma park
eden arabaları belediyeye şikayet edeceğini söyleyen teyzeler, gizli kaçak
banklarda buluşan liseli çiftler, sahilde gitar çalmaya hazırlanan
üniversiteliler yeni başlıyor güne. Gün benim içinse çoktan başlamış, bitmiş.
Ardı sıra sürüklediğim çantamı bir ağacın altına bırakıp oturuyorum her
zamanki yerime. Gün batmaya dururken telefonumun çaldığını fark ediyorum.
Ekranda gördüğüm isim anlık bir gülümsememe sebebiyet veriyor. Düşünüyorum da
bazı insanların ismini görmek bile mutlu ediyor beni, iyi ki diyorum
hayatımızın bir anında ortak olduk birbirimize. Ancak fark ediyorum ki mutlu
olmak düşüncelerimi kelamıma indirgemeye yetmiyor o an, kapatıp çantama
koyuyorum telefonumu. 18. Yüzyılda olsak aylar sonra gönderecektim mektubumu
diyorum birkaç saat geç cevap versem sanıyorum çağ açıp kapatmaz kimseler.
Tarihte kaldı bunlar diyorum. Artık her insan kendi fetret devrinin kurbanı,
her insan kendi fethinden sorumlu diyorum. Ama yine de insan bir şehir olmasa
da fetihler istiyor içten içe. Dışarıdan gelen bir kuşatma tüm düzenini alt
üst etse de, iyi ki altı üstüne geldi demek istiyor. Belki de hoyrat hayaller
kuruyor insanoğlu her zaman olduğu gibi...
Sahile inmiş insanlar bir yer bulma telaşı içinde ki deniz en çok onlara
aittir, kalabalıktan sıyrılıp oturmak ve susmak isterler denize karşı. Deniz
konuşur onlar dinler çoğu zaman. İnsan denizi bağrına bastığında soluklanır
dünyadan ama deniz insanı bağrına basmaya karar verirse işte o zaman ölüm
denen gerçek girer araya. İnsanlar bu yüzden sadece denizi bağrına basar,
denizin bağrına girmek değil. Her bağır yurt değildir insana, ve neden insan
bazen çok alakasız bir bağrı yurdu sanar yıllarca. Yurdunu ararken bulmayı
değil aramayı sever. Öyledir ki yurdu bulduğunda evine varmış hissetmez de
evine hapsolmuş gibi hisseder. Evini ararken yolları özgürlük sayan insan,
evine vardığında yolun özgürlüğünün hasretini tutmaktan evinin sevincini
tutamaz çoğu zaman. Sonrası başka bir ev arayışına çıkar, dahası yollar hep
arayışa çıkar. Yol aramakla başlayıp arayışla son bulacaksa evimde olduğumu
iddia edenlere yolumu göstermeyi boynumun borcu bildim. Yollar ev değil
dediler, buyur edemedim bu yüzden evime kimseleri. Misafir ağırlamak, yol
kenarında açan çiçekleri misafirlerime göstermek, yol üzeri uğradığım
benzinlikten aldığım kahveyi birlikte içmek isterdim misafirimle, direksiyon
başındayken müziklerimi emanet edeceğim bir misafirim olsun isterdim.
Misafirimin olması için evimin olması gerekirmiş öyle söylediler. Benim zaten
bir evim var diyemedim...
Çantamı toplayıp, üzerime yapışan çimleri elimin tersiyle silkeleyiverdim.
Yol'uma koyulmaya devam ettim ardından. Fırına uğradım her zamanki gibi taze
ekmek olurdu bu saatlerde. Ekmekleri de alıp anahtarımı dış kapıya
yerleştirince paslı kapının sesi kulaklarımda çınladı yine bir müddet.
Ardından zile bastım kapıyı açabilecek biri olmadığını bildiğim halde. Bunu
yapmaktan asla vazgeçemiyordum, babaanneme geldiğimi haber vermenin en kısa
yolu buydu. Biliyordum ki zil çalar çalmaz geldiğimi anlıyor, usul usul
bekliyordu kapıyı açıp da yatağının ucuna gideceğimi. Avucumdaki anahtara
bakarken geçen sene vefat eden dedeme ait olduğunu anımsıyorum. Dedem bu
kapıyı binlerce kez açmıştı geçmişte ve babaannem o zamanlar kapıda bekliyordu
dedemi.
Bekleyenler hep kapının eşiğinde dururdu çünkü...
.
Yürü, ey seyyah-ı avare yürü, durma yürü! Koymasın rah-ı visalden seni ezyak-ı
misal.
Zehra TURKAY
Fotoğraf:Nida GÜLIRMAK
DAĞ
Yaşamakmış bu,
ezberindekileri yeniden öğrenmekmiş.
Buymuş tüm olan bitenin sebebi.
Yeniden sevmekmiş birini.
Yüreği yüreğime deyince anladım.
Çıkmaz sandığım her sokağın bir yolu varmış.
Uykusuz gecelerimin sabahı...
Her şey uyanıkken görülmüş bir rüyaymış.
Onca zaman huzur onun kolları arasındaymış.
Yüreği yüreğime deyince anladım.
Bunca zaman söylediklerim,
ah ne büyük laflarmış.
Sevmem bir daha deyişlerim tokat gibi şimdi.
Tüm kederim o gelinceye kadarmış.
Yüreği yüreğime deyince anladım.
Sinem YİĞİT
Fotoğraf:Zehra ULUBABA
BİR MEKTEPTİR GAZZE
Bugün sizlere sadece küçük bir coğrafi bölgeden değil, şehirden değil,
tarihten değil, insanlık adına büyük bir vakadan bahsedeceğim.
Bir avuç toprağı kanla alınan , parayla satılmaz denen bir vatan...
Gazze
Kadın, erkek ve çocuk
Gazze
Acı, gözyaşı ve kan
Gazze
Vahşet ,soykırım ve cinayet
Gazze
Bir yurt, millet ve Mescid-i Aksa
Anlatmaya satırların yetmediği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, İslam
ümmetinin ve insanlığın yüz akları...
Cengaver, kahraman, asil destan yazan bir avuç yiğitlerin şehri.
Bir sevda ki muhabbetle yetiştirdikleri topraklarından, tüm dünyaya insanlık
dersi veren, adam gibi adam, yürekleri sağlam, ilkeli, dik duruşlu
müslümanlar...
İnsanlığa verdiği dersler ve bıraktığı derin izlere bakıldığında
"Bir Mekteptir Gazze".
Bu mektepten öğreneceğimiz çok şeyler var.
Direncin, umudun sınır tanımadığı Gazze, onca kuşatmalara, sıkıntılara,
sevdiklerini kaybetmelerine rağmen hayata tutunma azimlerini asla
kaybetmediler.
Rabb'imizin Ali İmran suresi 139. ayette "Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman
etmiş iseniz en üstün sizsiniz" buyurmakta.
Korkmadan, mahzun olmadan, hüzünlenmeden, kaygılanmadan,
Allah'tan ümit kesmeyip ye'se düşmediler...
İslam'ın verdiği izzeti, şerefi, onuru bir madalya gibi yüreğinde taşıyan en
kadim şehir...
Bugün azgın bir azınlığın elinde..
Gazze bir mektepti.
Dünyanın üç maymunu oynadığı; görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum deyip, sessiz
ve aciz kaldığı, haklarından mahrum bırakıldığı koşullarda dahi, dayandıkları
inançları ile her türlü zorluğun üstesinden gelme mukavemetini gösterdiler.
Yeryüzünde adaleti, hakkaniyeti, özgürlüğü aramak için yaptıkları mübarezede,
vicdan sahibi tüm insanlara, mazlum ve mağdurların nasıl haklarının ardından
gidilirin belgesini perde perde ekranda vizyona sürdüler.
İmkanların yetersizliğine, abluka ve saldırılara karşı azim, gayret, sabırla
nasıl üstesinden gelmeye çalıştıklarını sadece inananlara değil, tüm insanlık
için bir mekteptir Gazze.
İman ve tevekkülleri ile açlığa, susuzluğa, salgın hastalıklara, elektriksiz,
yakıtsız sözüm ona modern teknoloji çağında tüm dünya bu zulme kör, sağır,
dilsiz kesilmiştir. Gazze yalnızlığa mahkum edilmiştir.
Çıkarları söz konusu olan satılık düşünceli, emperyalist, kapitalist devlet
uluları, bananeci, bahaneci, bedbaht sözlerini tarihin kirli sayfalarına
adlarını taşıdılar.
Gazze'nin eşi görülmemiş tahammülü, cennetlerin kokusunu alan, nüfusca az ama
korkusuz, gönüllü, yiğit mücahitleri, düşmanlarının hayatı sevdiklerinden daha
çok şehadeti seviyorlardı.
Şehadet, şahitlik ve şehitlik..
Anneleri onları büyütürken, ninniler yerine söyledikleri kimlikleriydi..
Onlar yürüyen koca yürekli iman neferleri,
Söylemden ziyade fıtrat dinini eylemleriyle, ümmete rol model olarak gerçek
imanın nasıllığını öğreten cesur alpler..
İslam; izzetli, şahsiyetli yaşamak demektir.
Gazze mektebi; izzetli ölmenin izzetsiz yaşamaktan daha güzel olduğunu
öğretiyor...
Müslümanların ve nasların imtihan ve sınama alanı Gazze ümmetin
muallimidir.
Bağrında beslediği ızdırap, yüreğini yakıp bitirse, şerha şerha göğsüne ateş
düşse, Filistin düşmez...
Kudüs düşmez..
Gazze düşmez..
Gazze ;
Merhamet, erdem, ahlak, insanlık, iyilik adına ne varsa bizlere kılavuzluk
etti.
Bu muassır medeniyetler dediğimiz çağda, müslümanca duruşun, hayatın
geçiciliğini, ölümün ebediliğini ve selam yurdunun varisleri olma adaylığını,
tutundukları Allah'ın ipine sımsıkı sarılmakla ilan ettiler...
Ümmetin üzerine çökmüş ölü toprağından silkelenmeyi, "hasbunallahu ve nimel
vekil" Allah bize yeter o ne güzel bir vekildir" deyip teslimiyet gösterdiler.
Çünkü onlar Allah'ın nasıl yettiğini, son nefeslerine kadar çoluk çocuk, genç
yaşlı, kadın erkek ile ruhu kabzedilmiş, ümmet şuurunu yitirmiş müslümanlara,
şehadet parmakları havada, dillerinde bu tesbih ile hafızalara kazıyarak
öğretti Gazze mektebi...
Siyonist, barbar, katil, batı destekçisi olan İsrail'in, bir film sahnesi gibi
ortadan kaldırmaya çalıştığı Gazze'nin, dünya haritasından çok insanlık
haritasına, belleğine, hard diskine girmesine vesile olması aşikârdır.
Bugün tüm dünyanın dilinde, duasında, davasında Gazze var .
Tabii küfür kokan, zillet içindeki bir millet bunu kavrayamaz.
Azlık ve çokluk, kime göre?
Eğer dayandığın, güvendiğin, inandığın Nasir olan bir rabbin varsa gerisi
teferruattır.
Sabır Gazzenin nişanesidir..
Evet, bir mekteptir.
Bir halkın hayatta kalma ve özgürlük mücadelesinin sembolüdür Gazze.
Dedeleri şeyh Ahmet Yasin'in ayak izlerini takip eden torunları... Onlara
yakında bizim ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımız da şu yazacak,
'Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık!' diyen Muvahhid,üstad, âlim
şahsiyetliler..
Gaflet içinde uyuyan ümmetin, gözlerine hakikati serpip uyandıran Gazze bir
mekteptir.
Müminim diyenin ilkeli, prensipli olmasının farkındalığına yardım ettiler.
Çünkü mümin,
her şeyi yiyemezdi, her şeyi içemezdi, istediğini giyemez, her istediği yere
gidemez, her işe başvuramaz, herkesi kucaklayamazlığın fevkine erdirdiler.
Hasbi değil, hesabı sorulacak hayatı öğrettiler.
Allah'a şikayet edilen ademiyet, vekalette kime ısmarlandığını, es geçilemeyen
duanın icabından kaygı ve endişeye düştü.
"Ellerinizden ne gelir?"sorusuna
ellerinizle aldıklarınızı kime, nasıl yardım sağladığını görün dediler.
İsrail ve yandaşlarının ürünlerini tüketerek değil; boykot ederek, finansal
kârlarının aşağı çekilecek protestolar ederek, ellerini kurutabileceğimizi
öğrettiler.
"Tebbet yeda ebi lehebin ve tebb..."
Kuruyacak, ateş olacak kazançtan kaçınmanın adresini hatırlattılar...
Gazze yeryüzünde takvada önder ve öncü olan mektep...
Cihadın sadece tankla, topla, silahla olmadığını;
Bir sapan taşı,
Bir haykırış, bir yazı, söylem, eylem..
Yürekleri ağza getirecek bir bakış,
Sinelere kaya gibi oturan haysiyetli bir vaziyet.
Korkusuzca düşmanlarının elindeyken, eller arkada bağlı iken bir tebessüm, bir
gülüş;
gözleri kapatılsa da başları dik ve heybetli öne atılan göğüsleri,
gençleri, çocukları, kızlarıydı... Cihad!
Allah için kendinden topluma iyi ne varsa açtığın yol , çığırdır cihad...
Zaferden değil, kazandı mı, kaybetti mi değil, başarı ve sonuçtan değil.
O yolun yolcusu olmaktır cihad...
Ne cennet tasası, ne de cehennem. Sadece Allah'ın rızasında olmaktır cihad..
Aman yarabbi! Bizlere ayetleri yeniden dirilten, canlı yaşayarak gösteren
muttakiler...
Evet, Gazze bir mekteptir...
Bu mektebin öğretici olduğu vakidir.
Gazze hep kazandı.
Hiç düşmedi Filistin.
Bize düşen öğrenen, öğrendiğini anlayan, anlatan ve yaşayan olmaktır.
Gazze mektebini okuyanlara selam olsun.
Sultan GÖLCÜK
Fotoğraf:Feyza Naz KÖMÜR
YARA İZİ
Sabaha karşı aklıma geldi yara.
Her gün aynada gördüğüm için aşina olduğum yerini kontrol ettim.
Yaram iyileşmek üzereydi.
Acısını hatırlamaya çalışırken buldum kendimi.
Gözlerimi kapatıp bıçağı düşündüm.
İçimde kalan öfke ve acıyı indirdim rafından.
Durdum.
Kalkıp aynaya baktım tekrardan.
Yüzümün kenarında duran minik yara.
Bağıramamaktan kısılmış sesim.
Yorgun göz altlarım.
Koşturmaktan bitkin düşmüş kalbimin sızısı.
Ellerime baktığımda kanlı bıçağı farkettim.
Merhem sürdüm yarama.
Bıçağı kenara kaldırıp körelmesini izledim.
Önce yara sonra her gün canımı yakan bıçak.
Öfkemle beraber küçücük oldular.
Meyve bıçağı gibi kaldı o bıçak gözümde.
Yaram ise kabuğundan kurtuldu.
Neredeyse izi bile geçecek.
Sabır ve birazcık da özenle.
Ve aynadan gözlerimi çevirirken
Kendimi büyümüş hissettim.
Geçmek üzere olan acılarım ve
Düşe kalka, yara izlerim ile.
"Yara aldığımız yerden büyüyoruz" dedim.
"Yaralar aldıkça yürüyoruz..."
Zehra ULUBABA
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı
YOL 8
Parmaklarının arasından geçen ufak bir esinti denizin tuzlu kokusunu
ulaştırıyor Yabancıya.
Geçmişinin boğucu nemini çekiyor içine Hüznün umudun beklentinin ve ne kadar
uzaklaşsa
da kaçamadığı korkularının yükünü taşıyor. Kimliğini bulmanın, Musa olmanın
yükünü.
Hatrına gelen kesik kesik anıların, sadece en büyük pişmanlıklarını
barındırmasının yükünü.
Hakim’i görüyor, yanına yaklaşıyor. Bir meltem sarmalıyor ikisini. Yeni bir
dalga geliyor ve
ayak diplerindeki deniz kabuklarını süpürüyor.
“Canım acıyor” diyor Musa
“Biliyorum”
“Ben ciddiyim, çok canım acıyor”
“Biliyorum benim de canım yandı kül oldu acıtıyor, acıtmalı da”
“Senin yaşadığınla benimki bir mi? diyor Musa biraz da öfkeyle. Bir nebze
destek bekliyordu
en azından geçer denmesini. O ise dalga geçer gibi acıtmalı diyordu.
“Bilemeyiz.” dedi Hakim
“Aynı şey değil!” Musa gittikçe daha da hırçınlaşmaya başlamıştı.
“İnsanların yaşadıklarını küçümsememelisin. Acı bir etkilenme biçimidir ve
herkesin
kırılganlık düzeyi farklıdır. Yaşanılanları dahi bilmezken senin mi
karşındakinin mi daha çok
etkilendiğini nasıl anlayabilirsin ki?. Üstelik insan çektiği acının ona ne
denli bir güç ihsan
ettiğinin farkında dahi değildir. Acı güçtür ve güç kibri getirir beraberinde.
Kibirse camdan
ateşten ve şeytandandır. O yüzden acıtmalı. Acıtmalı ki o güce sahipken
istediği an acıyı
bitiremeyeceğini bilsin kişi. Hem gücünün hem acziyetinin farkına varsın.”
Musa durdu henüz aydınlanan havaya kabaran denize baktı gözüne kestirdiği bir
deniz
kabuğunu tekmeyle denize fırlattı. Sırtını döndü ve uzaklaşmaya başladı.
Attığı her adımda
daha da çok saplanıyordu kumlara. Başta ayak parmaklarını hafifçe okşayan o
kum taneleri
gittikçe balçığa dönüşüyordu. Ayağından kavrıyor ve vantuzlarıyla içine
çekiyordu onu.
Derken bir çığlık duydu. Sese doğru ilerlemeye başladı. Suya ulaşması, her
kimse çığlığın
sahibi onu kurtarması gerekti. Ve hızlı olması, çünkü her saniye artan
dalgalardan herhangi
biri kapıp çekebilecekti onu. Birkaç adım daha ilerlemeyi başarmıştı ki
çığlığın sahibinin
siması göründü belli belirsiz. Hakim dalgalarla boğuşuyor bir an büyük bir
dalganın içinde
kaybolan silüeti bir an suyun yüzüne çıkıyordu. Yabancı ise daha suya bile
ulaşamamıştı şu
suya bir ulaşsa deli gibi yüzüp kurtaracaktı onu. “Musaa yardım..!” diye
bağırdı Hakim. Musa
balçıktan çıkmayı başarmıştı ki hareket kesildi. Tüm gücüyle yüzmeye başladı
Musa,
Hakime ulaştı, geç kalmamış olma umuduyla çıkardı sudan. Sarstı ama tepki
yoktu. Yaşadığı
şokla denize bakıverdi, dalgalar nispet yaparcasına sakinlemişti. Az önce
Hakimi içine çeken
deniz çarşaf gibi dümdüzdü şimdi. Hakimin kalbi gibi nefesi gibi sessizdi.
Şoku hala
atlatamasa da yapması gerekeni biliyordu makine gibi düşünmeden sorgulamadan
yaptı ne
gerekiyorsa. En ufak bir yaşam belirtisi beklerken Musa, kendisinin de nefes
almadığını fark
etti. Sanki Hakim tekrar nefes alamazsa o da almayacaktı. Hadi Hadi diye
mırıldanıyordu
içinden. Ve Hakimin gözleri birden açıldı tüm duygulardan arınmış o bakışları
gördü Musa.Bir
bakış ki Ne korku ne huzur barındırıyor, anlamlandırmaya çalışmıyor bir
şeyleri, sadece
yaşamak istiyordu. Musa bu bakışı çok iyi biliyordu hayatta ama yaşadığının
dahi bilincinede
değil demekti bu. Hakim nefes alıyordu artık ancak Musa hala nefes alamadığını
fark etti.
Hatta bu sefer nefes almaya çalıştıkça hava boğuyordu onu. “Nasıl nefes
alıyoruz diye
düşünmeden, sorgulamadan yaşıyoruz.” dedi biri. “O kadar sorgulamadan ki bir
unutsak
tekrar nasıl yapacağımızı bilemeden.” Ve omzuna dokundu. O dokunuşla derin bir
nefes
çekti Musa.
Derin bir nefes çekerek yataktan kalktı. Kan ter içinde kalmıştı. Elleriyle
örttü yüzünü,
gözlerini sımsıkı kapattı, sonra açıp duvara dikti. Derken kapı çalındı Hakim
girdi içeri.
“Günaydın kardeşim, hadi yemek yiyeceğiz sen de gel, daha balığa gideceğiz bu
gün”.
Rüyasını anlatmak istedi başta ama kötü rüya anlatılmaz diye sustu. Sahi
Hakim’den mi
duymuştu bu sözü. Sadece kafa salladı ve Hakimin gidişini izledi. Kalkıp elini
yüzünü
yıkadığında biraz daha kendine gelmişti artık. Oturup bir şeyler yemeye
başladığındaysa
tamamen unutmuştu gördüklerini. Toparlanıp yola çıktılar. Geçtiğimiz hafta
Hakimin eski bir
arkadaşı ile karşılaşmışlardı o da hem biraz eğlenmek sohbet etmek hem de
balık tutmak
için davet etmişti. Limana ulaştıklarında Hakimi kollarını açarak karşıladı
arkadaşı. Çocuk ve
Musa biraz daha geriden gülümseyerek ilerliyorlardı. Çocuk tekneyi görünce
hemen dibine
kadar gidip incelemeye başladı. Hakimle arkadaşı eski günlere dair konuşmaya
başladılar
Musa da onları dinliyordu bir yandan da göz ucuyla çocuğu kontrol ediyordu.
Askerlikten
tanışıyorlarmış. Mustafa’ymış adamın adı. O dönem samimilermiş ama sonradan
denk
gelememişler bir türlü. Ta ki geçen haftaya kadar Mustafa’nın yolu bizim
buralara düşmüş.
“Buraya gelirken de aklıma düşmüştü ya nasıl bulacağım koca şehirde bizimkini
diyordum
kendi kendime” derken sırtına hahifçe vurdu Hakimin ve devam etti
“Musa inan bana tekneden indim bak iner inmez baktım Hakim karşımda adamın
biriyle
konuşuyor”
“Ben de” dedi Hakim “Ayda yılda bir inerim şehre onda da o taraflara gelmem
normalde.
Bizim mantarları gönderdiğimiz adam ısrar etti orada işim var oraya gel diye o
yüzden
geldim.” “Ben tabi Hakimi bulmuşum kaçırır mıyım bir koşuşum var yanına görmen
lazım”
“Ama iyi de oldu ne kadar olmuş görüşmeyeli be Mustafam. Burnumda
tütüyormuşsun da
fark etmemişim.” Onlar konuşurken çocuk teknenin pruvasına uzanmaya
çalışıyordu. Geç
fark ettikleri bir şeyde bu olmuştu. Çocuk suya düştüğünde diğerleri daha ne
olduğunu
anlayamadan Musa o tarafa doğru koşmaya başladı.
Tesnim ÇELİK
Görsel: Yapay Zeka ile Tasarlandı
GÜLÜŞÜN BİR GÜNEŞ
Gülüşün, bir güneş çehremi aydınlatan
Beni hayata bağlayan
Gözlerinse delici bir ok
Kalbimi on ikiden vuran.
Gülüşün, bir güneş çehremi aydınlatan
Beni hayal alemimde huzura kavuşturan
Sözlerininse efsunu çok
Benliğimi tesiri altına alan.
Gülüşün, bir güneş çehremi aydınlatan
Beni sevda bahçesine bülbül yapan
Zülüflerininse rayihasının tarifi yok
Zihnimi eşsiz notalarıyla lal hâlde bırakan.
Mihriban CESUR
Fotoğraf:Zehra TURKAY
ÇİÇEK AÇACAK - HAİKU
Hepsi ayrı renk
Güzelliğin simgesi
Çiçekler açar
Yasemin, nergis
Mutluluğun ifadesi
Mis gibi kokar
Çiçekler varsa
Umutlar da canlanır
Arılar uçar
Yaşam çiçektir
Beyaz papatyadan taç
Yârin başında
Mezara süsen
Yeni doğana orkide
Terfide yukka
Çiçek açacak
Eğer koparmazsanız
Bütün çiçekler
Dr. Osman AKÇAY
Fotoğraf:Zehra TURKAY
KİM ANLAYABİLİR ACIMI
Kim anlayabilir acımı,
Kim dindirebilir.
Artık kim sever beni.
Kimin saçını okşarım bir limon dalı altında.
Kim siler gözümden damlayan yaşı.
Hayallerin, umutların vardı.
Sana sofralar kuran kardeşin,
Kardeşin yarım kaldı.
Suskun artık yüreğim.
Ölümü bekler,
Bekler kavuşmayı.
Son defa sarılmak isterdim sana,
Koklamak isterdim.
Toprak oldun, çiçek oldun.
Gül dalında yaprak oldun.
Yaşamak,
Hele ki sensiz yaşamak haram bana.
Öldün sen oğul,
Artık yoksun.
Mezarına beni de koysunlar.
Belki son defa koynumda uyursun.
16.06.2024
Oğlunu Kaybetmiş Bir Ana (İsmail KOCA’ya Ağıt)
(Erdemli Bir Bayram Sabahı)
Ergül ERDEM
Fotoğraf:Zehra TURKAY
Yorumlar
Yorum Gönder