KALEMDAR 13.SAYI
KAPAK TASARIM
Mirac Ali TAŞ
Sude Ceren AKPINAR
KURUCU
Mirac Ali TAŞ
Zehra ULUBABA
EDİTÖR
İklil Naz AVCI
Mirac Ali TAŞ
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
FOTOĞRAFLAR
İkbal Rana BOZKURT
Mirac Ali TAŞ
Muhammed Baran ASLAN
Nida GÜLIRMAK
Sude Ceren AKPINAR
Sümeyye
Tesnim ÇELİK
Yaren KASIMOĞLU
Zehra ULUBABA
YAZARLAR
Ahmet Yusuf TAŞÇİ
Ahmet TAĞMAT (Nafî)
Aslı Selin DENİZ
Cemal KARSAVRAN
Esma KESKİN
Hayriye COŞKUN
Hızır İrfan ÖNDER
İhsan Fatih POLAT (Ozan Ebedi)
Mirac Ali TAŞ
Osman AKÇAY
Zehra TURKAY
Zehragül GÖLCÜK
ÖMRÜ TEMÂŞÂ
Vakit geldiğinde etmeye ömrü temâşâ
Safi rüzgar gelecek bu kargaşa
Tanımaz Azrail ne sultan ne paşa
Fayda etmez aman dileme boşa
Anlamalı insan doğrunun kıymetini
Az çoktan çokturun hikmetini
Duymalı insan mazlumun sesini
Ah ederse deler geçer insanın sinesini
Yanlışlar üstüne doğru olmaz ey gafil
Kalbin söylerde dinlemez nefsi rezil
Ahlarla kalp kırmakla olacaksın sefil
Hesap vakti gelince konuşsun o dil
Hamdım oldum demekle olunmaz
Ben ben diyen ıslah olmaz
Kibirle âbid olunmaz
Sanma senden hesap sorulmaz
Mirfâni bilmez haddini yazar
Sevenleri mezarını derin kazar
Durmaz içine sığmayanlar taşar
Bundan gayrı söz onu da aşar
Mirac Ali TAŞ
Fotoğraf: Sümeyye
BURADA O ESKİ BAYRAMLAR: HAYRİYE HANIM ile ESKİ BAYRAMLAR ÜZERİNE
Merhaba Hayriye Hanım, röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bugün sizlerle eski bayramları konuşmak istiyoruz. İlk sorumuz; "Bayram" kelimesi sizin için ne anlam ifade ediyor? Bir çocuk ve bir yetişkin için bayramın önemi sizce nedir?
Hayırlı günler. Çok teşekkür ediyorum, beni tercih ettiğiniz için. Ben de uzun zamandır o eskiden yaşadığımız bayramları anlatmak istiyordum birilerine. O günleri yâd ederken çocukluğumuza, gençliğimize dönüyoruz. Tekrardan teşekkürler.
Bence bayram; mutluluk demek, güzellik demek, güzelliklerin birlikte paylaşıldığı gün demek. Küskünlerin barıştığı, insanların —belirli bir süre için bile olsa— birbirlerine gidip güzel vakit geçirdikleri, birbirlerine ikramlar verdikleri gün demek.
2- Bizlere çocukluğunuzun bayram hazırlıklarından, o meşhur bayram sofralarından ve o günlerin geleneklerinden bahsedebilir misiniz?
Hani diyorlar ya, "Nerede o eski bayramlar?" diye... Acaba bunun sebebi bizler biraz yaşlandığımız için mi, ya da şu andan bakıp eski bayramları göremediğimiz için mi? Bizim çocukluğumuzda insanlar her canının istediğini almıyordu. Belki bayramdan bayrama ya bir ayakkabı, ya bir elbise veyahut da bir çorap gibi şeyler alınabiliyordu ancak. Çünkü insanların onları almaya gücü yetmiyordu.
Fakat alınan o küçük hediyeler bizi o kadar çok mutlu ediyordu ki... O alınan ayakkabıları, çorapları, elbiseleri bayram gelinceye kadar bir çocuğu veyahut da küçük bir kediyi sever gibi seviyor, bağrımıza basıyorduk. "Bayram gelse de bunları giysek," diye büyük bir sabırsızlıkla bayramın gelişini bekliyorduk. Komşularımızdan çocuklarına bir bayramlık alamayanlar da olurdu. Tabii onlara bir şey alınmadığı için üzüldüklerini de fark ediyorduk. Ve çocuk olmamıza rağmen onlara bu mahzunluğu ve hüznü yaşatmamak için titizlikle davranıyor, kalplerini kırmamaya çalışıyorduk.
Evlerde önce büyük bir temizlik yapılırdı; köşe bucak ne varsa... O zamanlar böyle süsler yoktu; evlerde dolaplar, mutfak dolapları, odalarda koltuklar falan yoktu. Ama herkes evinin imkânlarını değerlendiriyordu. Mutfakta kaplar temizleniyor, indirilip yıkanıyor, raflar siliniyor; evinde ütüsü olanlar kıyafetlerini ütülüyor, olmayanlar da giysilerini katlayıp dolaplarını baştan diziyordu. Eğer mevsim yaz ise halılar, kilimler yıkanır, kurutulur, tekrardan serilirdi. Hatta bazen badana bile yapılırdı.
Bir de bayram arifesi akşamları ellerimize kına yakardık; tabii bu işi bilenler yakardı. Bizim oralarda bir inanış vardı: "Kınanız daha iyi tutsun istiyorsanız, elinize süpürgeyi alın ve kapınızın önünü süpürün," derlerdi. Hele benim kızlarım, kınası güzel tutsun diye kapının önünü ne iştahla süpürürlerdi! Biz buna inanarak yapardık ama aslında bu sayede tüm mahalle tertemiz olurdu. O zamanlar şimdiki gibi mahalleleri süpürecek çöpçüler, çöpleri toplayan kimseler yoktu; bu işi bizler, evin kızları yapardık. Daha sonra arkadaşlarımızla buluştuğumuzda birbirimize kınalarımızı gösterir; kiminki daha iyi tutmuş, kiminki daha koyu olmuş diye adeta bir yarış içine girerdik.
Bayramlara özel yemekler hazırlanırdı. Mesela biz Akçadağlıyız; Akçadağ’da mutlaka her evde bayram sabahı içli köfte yapılır. Bayram namazına gelenlerin evi uzaksa hemen eve davet edilir, içli köfte ikramı yapılırdı. Kahvaltıda çayın, çorbanın yerinde içli köfte olurdu. Onun dışında, mesela baklava çok az yaptırılırdı; o da şimdilerdeki gibi tatlıcıdan satın alınmazdı. Baklavayı güzel açan hanımlar vardı ve onlara yaptırılıp alınırdı. Bazı kimseler baklava da ikram ederlerdi ama baklava çok "makbul" bir şeydi; "Falan evde baklava yapıldı," diyorlardı, sayılı bulunurdu.
O zamanlar her evin —affederseniz— bir ineği olduğu için herkes bayram gününde mutlaka sütlaç yapardı. Sütlaçlar da büyük bakır tabaklara konurdu. İkram edileceği zaman kaşık getirilir, birkaç kişi birlikte yerdi; şimdiki gibi küçük kaselerde ikram edilmezdi. O zamanın bayram şekeri çikolatalardı; özel şekerlemeler değil, kâğıtlara sarılı bayram şekerleriydi.
Biz çocuklar mutlaka komşulara bayramlaşmaya giderdik. Hatta şöyle konuşurduk kendi aramızda: "Falan adam çok zengin, bütün çocuklara para veriyor." İlk önce onun kapısını çalar, sırayla ellerini öperdik. Onlar da bizlere para verirlerdi. O zaman para da çok kıymetliydi; bir kuruş, beş kuruş, on kuruş... Bir de "delikli paralar" vardı iki buçuk kuruş diye, ondan da veren olurdu. En büyük sevincimiz bayram kutlamasındaki bize para verilmesiydi. O parayla da gidip gönlümüzün düştüğü bir şey varsa, küçük bile olsa onları alır, mutlu olurduk.
Bir keresinde hiç unutmam, bir arkadaşım vardı, Nacide. Akçadağ'ın bir mahallesinde yürürken dilsiz bir adam görmüştük. Nacide'ye: "Nacide, falan da bize para verir. Hadi gidip bunu da öpelim," dedim. Yanına gidip onunla da bayramlaştık; herhalde bize iki buçuk kuruş vermişti. Bayram günleri en çok çocuklar için güzeldi. Büyüklerin "Otur, gel de şunu ikram et, bunu ikram et," gibi dertleri çocuklarda yoktu. Çocuklar sabahleyin çıkar, ellerine bir poşet —ki poşet bile bulamıyorduk o zaman— şeker toplarlardı. Fazla olursa eve götürür veyahut da orada yer, öylece bitirirdik.
Büyükler için de bayramlar farklı bir önem taşıyordu. Gurbette olan çocukları, yakınları varsa onların gelişini dört gözle beklerlerdi. Gelmezlerse üzülürlerdi. Yine benim ağabeylerim Ankara'da üniversitede okuyorlar iken bir bayram sabahı eve ziyarete gelmediler, onu hiç unutamıyorum. O zaman böyle uçak yok; otobüsle geliyorsun. Maddi imkânlar iyi değil. Ben bayram sabahı babamın elini öptükten sonra baktım ki babam ağlıyor; çocuklar gelemedi diye, gelemediler diye daha doğrusu. İşte yetişkinler de buna mutlu oluyorlardı.
Eğer yakınlardan birileri bayramda gelmemişse ona üzülürlerdi. O ziyaretler ev sahiplerine büyük bir mutluluk veriyordu. Bu arada eğer akrabada, komşuda küs olanlar varsa onlar birbirine gidiyor, böylece o kırgınlıklar da bayram sebebiyle ortadan kalkmış oluyordu. Bayramda misafirler yağmurda gelirse ayakkabılar pislenir; bunu gören ev sahibinin çocukları tarafından ayakkabılar temizlenir, silinir, öyle yerine konulurdu. Yine bizim bayramlarımızın olmazsa olmazı hoşaflardır; kayısı ve üzümle pişirilir, bahsettiğim içli köftenin yanında yenilirdi.
3- Sizce eski bayramlar ile günümüzdeki bayramlar arasındaki en temel farklar nelerdir?
Ben eski bayramların daha mutluluk verici olduğunu düşünüyorum. İnsanlar kıt imkânlarıyla mutlaka bayrama hazırlıklar yapar, misafirlerle paylaşmak isterlerdi. Şimdiki bayramlarda evet, yine insanlar hazırlık yapıyorlar. Gerek ev temizliği gerek bayram ikramlıkları hazırlıyorlar; fakat bu defa da bayramlar gereksiz külfet oluyor insanlara.
Pek tabii insan misafirine her şeyin en iyisini ikram etmek ister ama aile bütçesini de çok zorlamamak gerekiyor. Şimdi mutlaka her şeyin en pahalısı, en gösterişlisi tercih ediliyor. Eski zamanlarda öyle değildi; insanlar evinde ne varsa onu ikram ediyordu misafirlerine.
Sanki eskiden insanlar birbirlerine daha çok gidiyordu bayram günlerinde. Şimdi o da biraz sınırlı oldu; çoğu kimsenin belki kapısı hiç çalınmıyor. Veya şimdilerde duyuyoruz ki insanlar bayramı tatil beldelerinde, otellerde geçirmeyi tercih ediyor. "Bayramda harcayacağımız parayla tatile gideriz," düşüncesinde olanlar da oluyor. Yine de bunlarla beraber, günümüzde de herkes bayramların gelmesinden dolayı çok mutlu oluyor. Hiç gitmedikleri akrabalarını bayram vesilesiyle ziyaret ediyorlar. Yani nereden bakarsanız bakın; bayram gerçekten bir mutluluk kaynağı ve tasalardan uzaklaşılan bir gün.
4- Bu değişimde asıl pay sahibi kim; değişen insanlar mı yoksa sadece zaman mı?
Değişimde zaman da etkili, insanlar da etkili. İnsanlar birbirine yarışırcasına ikramlarda bulunmak istiyorlar. Onu gören diyor ki: "Ben de böyle yapacağım." Tabii bundan çok etkilenmeyenler de var. Diyor ki mesela: "Ben bayramın birinci, ikinci günü evde olurum." Bunu eşe dosta haber verdiği için onlar da o günlerde gelmeye çalışıyorlar. "Üçüncü gün ben çıkarım bayramlaşmaya," diyerek bazı insanlar bayramlarını hâlâ planlı olarak yaşıyorlar.
5- Son olarak, bizlere ve gelecek nesillere bayramın ruhunu korumakla ilgili bir mesajınız var mı?
Evet. Başta söylediğim gibi bayram mutluluktur, paylaşımdır; dargınların barıştığı, bir an bile olsa huzurun geldiği ortamlardır. Biz de bu ortamları değerlendirmeye çalışalım. Şimdi bayramların öneminin zayıfladığı bir dönemde yaşıyoruz. Onun için de siz gençler, bayramı yeniden canlandırmaya gayret etmelisiniz.
Tavsiye verecek olursam: Bayramlaşacağınız arkadaşınızın evine ailenizle beraber ziyarete gitmek, onların ailesiyle tanışıp ikram edilenleri yemek, geleneklerimizi yaşatmak adına çok kıymetlidir. Böylece aileler arasında yeni dostluk köprüleri kurulur. Eğer yüz yüze görüşme imkânı bulamıyorsanız —belki arkadaşınız gurbettedir— o zaman da en azından cep telefonları ile arayıp o bağları koparmamalısınız.
Eskiden bayramda bizler sevdiklerimize güzel, süslü tebrik kartları gönderiyorduk. Hatta ilkokullarda öğrencilerimize hazırlatıyor, boyatıyorduk. Bence telefonlar yerine bayramda "tebrik" gönderme olayı tekrardan başlasa daha güzel olur. Bunu sizler de başlatabilirsiniz; uzaktaki yakınlarınıza bir tebrik kartı gönderin. Bu, yeni bir akımın başlamasına vesile olur.
Ek olarak; bugünün bayram olduğunu, o güne özel yeni kıyafetler giymenin güzelliğini unutmamalıyız. Bu illa pahalı bir şey olmak zorunda değil; imkân bulup bir elbise diktirememişseniz bile yeni aldığınız bir çorapla o özeni üzerinizde taşımalısınız. Ziyarete gittiğiniz kimselere "Ben sana evde oturduğum halimle değil, hem bayrama hem de sana değer verdiğim için en temiz halimle geliyorum," mesajını davranışınızla ve giyiminizle de vermelisiniz.
Ve son olarak, bayramları büyüklerinize de unutturmamaya çalışın. Babaanneler, anneanneler, dedeler torunlarının gelmesinden çok mutlu oluyorlar; onları bu zevkten mahrum etmeyin. Tabii bu işin bir de maddi yanı var; ben çok severim gücüm yettiği kadar çocuklara bayram harçlığı vermeyi. Az olur, çok olur... Ama yetişkinler olarak sizler bu geleneği devam ettirin ki bayram günü çocuklar için o unutulmaz mutlulukla yaşanmaya devam etsin.
Tekrardan hepinize ömrünüz içerisinde çok güzel bayramlar geçirmenizi diliyorum. Rabbim sağlık, sıhhat, afiyet içerisinde nice bayramlara eriştirsin sizleri. Allah'a emanet olun.
"Bayramlarda herkes sütlaç yapardı,
Baklavaya çok uzaktan bakardı.
Kızlar ellerine kına yakardı,
Kına yakan parmakları özledim."
Hayriye Coşkun,Yıllar Sonra Yeniden:Duygularımın Aynası Şiirlerim,Sayfa 75
Hayriye Hanım, bizlere ayırdığınız vakit için teşekkür ederiz. Sizlerle beraber yıllar öncesindeki bayram günlerine misafir olduk, günümüzün bayramlarına sizin gözünüzden bir daha baktık. Bayramınız kutlu olsun!
Röportaj: Hayriye COŞKUN
Düzenleyen: Zehra ULUBABA
2026 'DA ÇOCUK OLMAK
Yaşanılan yeryüzü evrenselliğini koruyan bir mekândır ve kendi içinde de nice evrensel süreçleri barındırır.
Evrensel olan bir diğer şey ise çocukluğu tatmaktır. Çocuk saflıktır, masumluktur; o minicik kalpleri sadece sevgi üzerine temellenmiştir. Bireyin tekâmüle ermesi için çocukluk nehrinden geçmesi gerekir. Bu nehrin ne bir cinsiyeti ne de dili vardır; ırkı yoktur, dini yoktur, rengi yoktur; sadece saf ve berraktır, çocuk misali.
Çocuklarla konuşurken onların gözlerinden bakmak, kulağıyla işitmek, dokundukları gibi dokunmak, tertemiz duygularıyla hissetmek gerekir.
Çocuk, öz olarak bir yetişkinden farklıdır ve yıl aldıkça özü olan çocukluğunu özleyedurur. Çocukluk, her yetişkinin yeniden dönmek, yaşantılamak istediği bir zaman dilimidir. Kişinin maziye daldığında gözlerinin yaşarmasına neden olan anlarını barındırır. Anılar bir bir zihin perdesinde gözlerinde seyrederken kimisi o anlara geri dönmek ister, kimisi ise geçen günlerinin çokluğuna hamdeder. Çünkü dünyaya gözünü açan her çocuk kendini refah bir toplumun, huzurlu bir ailenin, savaşsız bir ülkenin, yaşayan bir annenin babanın, tertemiz sıcacık bir yuvanın içinde bulamayabilir. Tüm bu olaylar silsilesi de çocukluğun kaderidir ya da çocuğu tüm bu zulmü yaşantılamaya iten iğreti dünyanın eseridir.
Çocuklar yetişkinlerin minyatürü değildir; böyle zannedilip üzerine gidilen çocuklar savunmasızdır, duygusaldır, hassastırlar. Parçası oldukları aileye, sunuldukları dünyaya birer emanettirler. Peki dünya bu emanete nasıl yaklaşmıştır? Tarih boyunca kölelikten işçiliğe türlü türlü acılara, eziyetlere, iradeleri dışında yönetilmelere maruz kalan minik bedenler; çağının iğreti emellerine alet olan masum yürekler... Tüm bu nahoş şeylere maruz kalıp da çocuk kalabilmek mümkün mü?
İçinde bulunduğumuz yıl, 2026... Çocukların gözyaşları ve çığlıklarına, korku dolu kalplerine, yaralı ve parçalanmış minik bedenlerine ve tüm dünyanın suskunluğuna ve şahitliğine şahit olan yıllar...
Gelecek nesillerin şimdiki çocuklar üzerinden inşa edileceği bir hakikattir; bu hep böyle var olagelmiştir. Bu yüzden kıymetli ailelerin varlığına ve bu ailelerin yetiştirdiği kıymetli çocuklara ihtiyaç vardır. Bir ülkenin sahip olduğu çocuk nesli üzerinden gerçekleştirecekleri, ülkenin bekası için mühimdir.
Sonuç olarak iyi bir gelecek vadetmek isteyen ülkeler, gelecek vadettirecek nesilleri yetiştirmeyi hedeflemelidir ve buna çaba göstermelidir.
Çocuklar sanıldığının aksine akıllıca ve doğru olanı net bir şekilde seçecek güçlü bir iradeye sahiptir ve bunun temel nedeni tertemiz ve bozulmamış olan özenilesi fıtratlarında yatar. Çocuğun gördükleriyle, duyduklarıyla, izledikleriyle, postmodern çağa olan maruziyetle özünden koparak nisyana dönüşmesi, çağın sömürüsü altında kalmanın yansımasıdır.
Peki bizler içinde bulunduğumuz çağın çocuklarının çıkamadıkları bir bataklığın içinde olduklarının farkında mıyız, yoksa biz de onlarla o bataklığa mı sürükleniyoruz? Çocukların kirlenen zihinleri umurumuzda mı? Çünkü; "Kirlenen zihinlerin ve fikirlerin hakikat üzerine yarar sağlaması mümkün değildir."
Çocuklar masumdur, duygusal olarak hassastır, korunmaya muhtaçtır, duyguya açtır, sevgiye muhtaçtır; saygıyla değerlidir, hoşgörü ile adım atar, cesaretle düştüğü yerden yeniden kalkıp koşar. Acı onun için unutulmaması gereken bir duygu değil, yaşadığı hayatın anlamlı olmasını sağlayan bir vesiledir.
Çocukluk evrenseldir; daima gülen gülüşüyle hayat veren çocukların güzel bakan kalpleriyle kalın.
Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf: Zehra ULUBABA
Bir, iki, üç..
Köy minibüsünde ağır aksak ilerlerken bir yandan telefonumun şebekesini kontrol ediyor, bulacağım ilk sinyal ibaresinde eşime mesaj göndermek için hazır bulunuyordum. Üç gündür yoldaydım. Son iki gündür kar tipiye dönmüş, kar kalınlığı yetmiş santimi aşmıştı. Zamanında varmam lazımdı, hayatta tüm geç kalmışlığımı telafi edebileceğim bir imkandı belki bu. Tüm ömrüm boyunca hep geç kalmış, bir yere bir kimseye vaktinden evvel varamamıştım. Tembel diye düşünebilirsiniz, belki sorumsuz... Doğruluk payı vardır elbette ama hayata on sıfır geriden başlayan bir kimseye neden geriden geliyorsun demek yerine geriden de olsa geldin ya diyebilmek erdemine sahip değildik belki de... Ya da ben anlatamamıştım, kimse de anlamak için çaba göstermemişti.
Zihnim geçmişimi bir illüzyon gibi düşüncelerime sunarken, kaptanın "on dakika mola" diye bağırmasıyla kendime gelip minibüsten aşağıya inerken yüzüme çarpan tipi sigaramı yakabilecek miyim diye düşündürtmüştü. Dağlık bir alanda şehirden epey uzaktaydık. Çakmağımı bulmak için ceplerimi karıştırırken birinin sigarama uzanıp yakmasıyla başımı kaldırıp baktığımda tanıdık gelmeyen bir yüzle karşılaşmıştım. Eyvallah dermiş gibi başımı sallayınca sessizliği ilk kim bozacak diye bekliyordum. Yeni birini tanıyacak ne isteğim ne de sorularım vardı. Kimsin, kimlerdensin, nereden gelir nere gidersin diye sormak istemezdim kimseye çünkü bilirdim ki bu soruları bir nevi kendime de sormuş olurdum birine "kimsin" demek aslında sen söyle sonra da sen sor ben söyleyeyim demek gibidir. İlginçtir ki bunların hiçbiri olmadı sigaramı bitirdikten sonra etrafa baktığımda adamı otobüse doğru ilerlerken görmüştüm. Kendisi içmemiş ancak bana çakmak uzatmıştı. Belki de içmiyordur, iyi de kim içmediği halde üzerinde hazır bir şekilde çakmak bulundururdu ki? Buranın köy yeri olduğunu çakmak, çakı ve hatta tabanca dahi olabileceğini, bunun çok doğal olduğunu fark ettim sonra. Kalkmak üzere olan minibüse doğru ilerledim.
Yol bitmek bilmiyordu. Ne uyuyabilmiş ne de yemek yiyebilmiştim. İnsan belirsizliğe doğru yol alırken belirli olan rutinlerinden uzaklaşırmış pek tabii.. Yolun devamında şoförün dinlediği türkü dikkatimi çekiyor: "Ömrümün uzun yolu, geçip gitsem yare doğru, gözlerim yaş dolu dolu, yol ver dağlar yol ver bana.." Dağlar ardına saklıyor bize ait ne varsa, kıskanç bir sevgili gibi... Önce beni ez, önce beni geç diyor. Ferhat'ın kaderinden bize de pay düşmüş belli ki..
Üç, iki, bir...
Şoför vardık diyor. Oysa ben varacağım yeri bilmiyorum. Sırt çantamı alıp minibüsten inerken bana ait olan ama benim hiç de oraya ait olmadığım toprakların nefesini çekiyorum içime. Tıpkı kimlikte babamızdan ötürü yazan memleket bilgisi gibi, gitmesen de görmesende sana oralısın derler ve sen de oralıyım dersin. Belki de nereli olduğumuzu bilmediğimizden babamızın memleketinden nasipleniyordu hüviyetimiz belki o olmasa şu dünyada bir yeri benimseyip işte ben buralıyım diyemeyecektik zaten. Yürüyorum, ancak yürürsen varabilirsin diyordu bir kitapta. Karın ayak basılmamış asude güzelliği çekiyor dikkatimi. Şehre yağan kar bile farklı diyorum. Ardından bu benzetmeme gülüyorum. İçime babam kaçtı sanırım. Babam... Peki ya hangi babam?
Kırk iki yaşımda, sevgili eşim ve iki evladımdan ibaret kurduğum dünyam bir anda bana kurulan dünyayla kesişti. Yıllar yılı baba dediğim adamın aslında öz babam olmadığını, annemin ilk evliliğinden dünyaya gelen bir çocuk olduğumu öğrendim. Hayır bu bir film veya roman değil karakter bunu öğrendikten sonra kendini mahvedip tüm bir yaşamım yalanmış demedi. Bilakis her şey o kadar gerçekçiydi ki sığınacak bir kurgum olsun ana karakter çok uzaklarda sonsuza dek mutlu yaşamış diye bitsin istiyordum. Tam da şu an, şimdi. Ama bitmedi...
Babam diye bildiğim adam beni okutmuş üniversiteye göndermiş ancak bir kere bağrına basmamıştı. Bunca yıldır başımı okşamayışını, bana sarılmayışını, mezuniyetime gelmeyişini, atandığımı kutlamayışını, askeriyede yemin törenime katılmayışını içten içe bütün babalar böyledir diyerek örtbas etmiştim. Yıllar yılı babamın beni neden sevmediğini sordum durdum. Makaleler yazdım, doktoramı yaptım ama tüm bunlar aradığım ve cevabını bulamadığım bir tek sorunun cevvabını veremedi bana. Tam babam diye bildiğim veya babam "diyebildiğim" adamı kaybettiğim sene karşıma yıllardır aradığım sorunun cevabı çıktı. Bir kırk sene daha arasam yine de bu cevaba hazır olamazdım. Gayri ihtiyari annemi suçlamak istiyorum, ortada bir suç varsa insan suçluyu aramak istiyor belki rahatlarım umuduyla. Oysa ölüm konuşamaz bunu herkes bilir ama herkes fark edemez. Sekiz yaşımdayken vefat eden annemi suçlayamam, öz babam bizi neden kabul etmedi de yıllar yılı bir yabancının sevgisizliğinde aradım babamı diyemem. Bunu sormaya hakkım yok. Hiçbir yere ait olamamak suçunu kendime yığmaktan başka çarem yok.
Düşüncelerimin ardından telefonda öz babamın vefat haberini veren Ramazan dayının verdiği adrese geldiğimi fark ediyorum. Gece saat dört sularında telefon çaldığında bu saatlerde iyi haberler gelmediğini bilirdim genelde. Ölüm, kaza, hastalık, ayrılık... Bunu bildiğimden açmak gelmedi içimden. Yan tarafımda eşim de uyanmış korkulu gözlerle bana bakarken telefonu kulağıma koyduğumda boğuk bir ses " Hasangillerin Selim mi" diye sormuştu. Yaklaşık beş sene önce bu ismi öğrenmiş ama peşine düşmemiş bu yaşıma kadar yetimsem bundan sonra da değişmez diyerek öz babamın adını ve bulunduğu köyü öğrenmiş hatta telefon numarasını da bulmuş ancak bir kez olsun aramaya cesaret edememiştim. Kendimi toparlayıp "evet" dedim. Buyrun demek gelmese de içimden telefondaki ses "Baban hakkın rahmetine kavuştu oğlum. Defnetmek için seni bekleyelim mi, yoksa yarın öğle namazına müteakip namazını kılacağız" dedi. Boğazım düğüm düğüm olmuş bir şey demek için zorlasam da sesimi bulamıyordum bir türlü. "Alo" dedi telefondaki ses. Tüm gücümü toplayarak "Geliyorum." dedim. O gece yola koyulmuş, babalık görevini yapmayan babama ilk ve son kez evlatlık görevimi yapmaya gidiyordum.
Ramazan dayı "beni görür görmez hoşgeldin yavrum, biz de seni bekliyorduk. Başın sağ olsun tekrardan, gel otur soluklan" dedi. Ben yeni yeni taziye sahibi olduğumun farkına varıyorken Ramazan dayıya gerek olmadığını söyleyerek babama doğru yol almıştık. Babama doğru son yol dedim içimden, bir daha hiçbir yol babama çıkmayacaktı, biliyordum. Ayaklarım gitmek istemiyordu. Sadece namazı kılıp, biraz toprak atıp gidecektim. Bunca sene yüzünü görmediğim babamın ölüsüyle tanışma fikri tuhaf hissettiriyordu. Gasilhaneye girer girmez yüzüme çarpan ölüm serinliği ve sessizliği babam yerine hoşgeldin diyordu sanki. Adımlarım yavaşlamış, öyleki kendi nefesimin sesini duyar olmuştum. Sessizliğe bir kez daha tahammül edemediğimi fark ettim. Babamı yıkamak üzere girdiğim odada beyazlar altında yatan kişi hem çok yabancı hem de çok tanıdık hissettiriyordu. Kefeni kaldırır kaldırmaz karşılaştığım yüz babamdı, babam diyebileceğim adamdı... İlk adımlarımı görememiş, düğünüme gelememiş, yemin törenlerime katılamamış babam... Hesap sormam gereken asıl babam... Ama ölüm tüm hesaplaşmaları bitirmişti bu noktada. Ölüm tüm soruları bir kez daha cevapsız bırakmış, bir kez daha kolayca sıyrılmıştı bu işten. Geldiğimden beri soğukkanlılığımı yadırgayan Ramazan dayı ve babamın komşuları olduğunu tahmin ettiğim insanlar ürkek bakışlarla bana bakıyor, babamı yıkayamayacağımı düşünüp elimden maşrapayı almak için uzanıyordu. Onları geri savuruyordum bilinçsizce. Son kez, son kez aramıza kimse girmesin istiyordum ne dağlar ne yollar ne insanlar... Ve bundan sonraki tüm susuşlarımıza değecek türden bir "baba" kelimesi dökülüyor dudaklarımdan. Fark etmeden babamın çıplak omzuna süzülüyor gözyaşlarım. "Babam" diye haykırıyorum taş gibi bedenine sarılırken. İlk ve son kez babama sarıldığım farkındalığı kanımdan usul usul dolanıp beni yere sermek için elinden geleni yapıyor. Evlatlarıma kaç kez sarıldığımı öptüğümü sayamayacakken burada ilk ve son kez babama sarılmış olmam beni tekrardan kimsesiz bir çocuk haline getiriyor. Babanız yoksa siz her zaman duvar kenarında ağlayan bir çocuk oluyordunuz. Her zaman yarım, her zaman eksik... Ardından gözyaşlarım akarken elime sabunu alıp dualar eşliğinde yıkıyorum babamı. Babam o benim diyorum, bu dünyada benim de bir babam vardı diyorum. Hiç sarılmadığım, öpüp koklayamadığım...
Namazı kılıp ardından babamı defnederken köyden birkaç kişinin başsağlığı dileklerini kabul ediyor, güçlü durmaya çalışıyordum. Ben de bir babaydım ve babalar ölene kadar güçlü olmak zorundaydı, biliyordum. Eminim babam da güçlü bir adamdı diyorum içten içe. Herkes gücünün yettiğince güçlüydü birilerine... Hiçbir zaman kavuşamadığım babamı toprağın altında bırakırken dağılan kalabalıktan geriye bir ben bir de babam kaldı.. Toprak da olsa gerçek bir babanızın olduğunu düşünmek iyi hissettiriyormuş. Onu yeni bulmuşken bırakıp gidecek olmak burmumu sızlatıyor... Duamı edip son kez mezara bakarken telefonuma ard arda gelen bildirimler dikkatimi dağıtıyor. Oğlum annesinin telefonundan mesaj göndermiş "baba ne zaman geleceksin, seni çok özledik" doğru ya babalar kendini özletmemeliydi...
Zehra TURKAY
Fotoğraf: Sude Ceren AKPINAR
Bir kelebeğin kanadına bağladım yüreğimi
Başka türlü uçamaz sanmıştım
Çünkü bana böyle öğretmişti yuvasında mahsur kalan bir kadın.
Oysa ben buz tutmuş gölün altında bile yüzen bir balıktım
İstesem kırmızıya boyardım yüzgeçlerimi
Böylece daha bi' derin dolardı içime özgürlük.
Böylece tarlalar sürebilirdim acı sularda
Derin ırmaklarda ve el değmemiş bataklıklarda .
Kimi zaman demir bir parmaklıktım içimdeki çocuğa
Kimi zaman kafes oldum kanatlarını kırdım
Yürümek istedi ayaklarını doladım bir sarmaşıkla
Koşmak istediğinde canını yakan diken oldum
Kadın oldu ayıpladım
Çocuk oldu bağırdım
Özgür olmak istedi tutukladım
O da güçlü olmaya karar verdi aşagıladım
Sanki huzur bulsa yok olacaktı
Bundandı korkum.
Özgür olup uçmasını
Bir heyecanla koşmasını
Güçlü olup gitmesini
Benden habersiz yürümesini
Dünyanın onu kırmasını istemedim
Çünkü bana böyle öğretmişti yuvasında mahsur kalan bir kadın.
Esma KESKİN
Fotoğraf:Nida GÜLIRMAK
âlemin yaratılış gayesidir aşk..
kalp, göklerde nur ile yükselir,
aşkın nefesi kâinatı diriltir,
her zerrede o maşuk gizlidir.
gönül, ilahi sevdayla aşka yürür,
ruhun bağı, yıldız tozu ile örülür,
gönülde sevda çiçekleri açar,
misak-ı ezeliyi ruh hatırladıkça,
kalp bir aynadır, yansıtır âlemi,
gönül deryasında açan her bir çiçek
huşu ile Yaradan'a teslim olur,
secdeye her vardığında; ruh, göklerin kanatlarında yücelir.
aşkın feryadıdır bu, kalpteki en derin yalnızlığın yankısı
kalp, aşk ile yanınca ateş nura döner,
sırlar açılır hakikat yolunda,
bütün yaşam acı olsa da aşkın tövbesi nuru getirir, yaşamın sonu tatlı biter.
Dr. Osman AKÇAY
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
Şipka da vardı; unutuldu erken
Var ya dört muhârebeler dizisi
Tuna Nehri; "Geçit vermem!" diyorken Rus'çuk ordusunu Şipka'ya dizdi
Rus'un gâyesi; Edirne'ye varmak
Ve nihâyet Boğazlara ulaşmak
Böylece Vatan istilâ olacak
Osmanlı'nın geç geldi yenilgisi!
Her taarruzumuzda püskürtüldük
Çelik bileklerdik, nasıl büküldük?
Ya toprağa ya Tuna'ya döküldük
Dağıldı Hüsnü Paşa'nın mevzisi
O yenilirken Şipka'da, Plevne; Kayıplar verdirmişti Rus devine Osman Paşa bağlıydı ödevine
Târihe geçti şanlı direnişi
Suâl ederim: Düşmeseydi Şipka'n
Hiç tehlikeye girer miydi Vatan?
Cevap ver! Hep aklı başında insan! Edebiyatın sen misin dâhisi?
Diyorsun ki: "Nedir bu şapka sevdân?
Harf kalabalığı; yersiz uzatman
Seni kudretli göstermiyor imlân
Hâh! Hâh! Hâh! Olmuşsun şapka delisi!"
Bugün lisânim gürse sebep köktü
Mâzîsine dedirtmem dudak büktü
Bir şapka düştü medenÎyet çöktü "Çağdaşlık budur!" diyordu kimisi
EBEDÎ der: Bir harf ki; bir coğrâfyân
Okudun! işte vatan, işte Şipka'n
Aynı; işte coğrâfyân işte şapkan
Doğrusu bu! Teferruât gerisi..
(2022)
İhsan Fatih POLAT/(Ozan Ebedi)
Fotoğraf:Mirac Ali TAŞ
HAYATTA YAŞAM BULMAK
Hayat, rağmenlere rağmen yaşamaktı. Bize rağmen, size rağmen. Ya da o rağmenlerin doğurduğu yeni rağmenlere.
Bazen bu rağmenler uğruna yaşanırdı. Bazen onlara rağmen. Hepsi kendi içinde yaşamaktı:
getirilen, götürülen, izlenen, hissedilen...
İnsan kendisi için yaşamalıydı. Her şeyin sonu, dönüp dolaşıp insanın iyiliğine dokunmalıydı.
Ciddiyetle yaşamalıydı hayatı; ama ciddiye alışının tek nedeni yine kendisi olmalıydı. Her cümlenin içinde gizli bir “ben” bulunmalıydı. “Herkes mutlu olsun” demek mümkündü elbette,
ama insan şunu bilmeliydi:
ben mutlu değilsem, bu cümlenin ne manası vardı?
Yaşam bir şarkı gibi olmalıydı. Hatta içinden söylenen bir şarkı gibi.
Adını koymaya gerek yoktu; çünkü herkes şarkıya bir anlam yüklediğinde, şarkı yavaş yavaş bozulurdu. Bazen benzer şarkılar söylenebilirdi. Çünkü insan, her zaman kendi sesinden başlamazdı. Ama dikkatli olmak gerekirdi; başkasının melodisi, fark edilmeden insanın kendi şarkısının yerini alabilirdi.
Gözler bu yüzden hep açık olmalıydı. Yine kendin için.
“Kendin için.” Ne kadar kolay söylenen, ne kadar zor yaşanan iki kelimeydi.
Hayat, hızlı geçen zamanların toplamıydı.
Yaşam ise o zamanın içine yerleştirilen anlamdı.
Hayatta zaman geçerdi;
yaşamda ise olaylar derinleşirdi. Bazen nefes kesen anlar, nefes açan yerlere varırdı. Bazen de varmazdı. Ne yapalım, hayat buydu. Gökyüzü, kuşlar, yıldızlar; gülmek, ağlamak, sevmek, sevmemek; gitmek ya da kalmak…
İnsan baktığı sürece vardı hepsi. İyiyi iyi bilmek kolaydı. Kötüyü, sonucu itibariyle kabullenmek zordu. Bazen kötülük sadece kötülüktü.
Buna da rağmen yaşamak gerekirdi. Ve insan bilmeliydi: hayat geçerdi.
Yaşam, kalmayı seçerdi.
Aslı Selin DENİZ
Fotoğraf:Zehra ULUBABA
MUTLULUKTUR GİRDABIN
seni özlemediğim hiç bir anım yok
uyur gezer düşlerdeyim seninle
okyanus olur kimi zaman duygularım
kimi zamansa volkanik bir yanardağ
yürüdüğün yollarda bulurum kendimi
yüreğimden yayılan her özlem dalgası
kıyılarına çarpar, seni bulurum
gün be gün büyür sana olan sevgim
kimi bir yağmur damlasında
kimi ılık bir meltem esintisinde
senden gelen her ses bir yangına atılan su
sonun başlangıcıdır sende ilk
bazen bahar bazen kış
her mevsimin güzelliği gibi
bazen telaşlı ve ürkek bazen narin bir yürek
bir mucizeyi gerçekleştirdin bende sen
yeniden doğuşa açıldı kapım
meskensiz ve mekansızdı yüreğim
militan ömrümün gerçeği oldun
geniş avlularda voltadayken
şimdi sensiz tek bir anım bile yok
konakladığın yüreğim de
yüzümde ki gülümseme de
yürüdüğüm yollarda ayak sesini
nefesini hissederim ensemde
ve çıkmazlarımda sen varsın
uzun gecelere sığmayan
hayalin gözlerimde mahkum
arzularım çılgın ve delicesine
düşlerime taşırken her gece
yitirilmiş bir ömrün düşünü kuruyorum
somut bir gerçeğin dış çemberisin
soyutlanmış hayatın merdiveninde
her basamak her adım
mutluluktur girdabın
Cemal KARSAVRAN
Fotoğraf: Muhammed Baran ASLAN
ÖLÜMCÜL FARKINDALIK!
Gecenin körü sabahın ilk saatleriydi, güneşin geceden hapsinin son demlerini alıyordu, gecenin kasvetinden güneşin yüz yıllık esaretinin bitişi ve Nafi' nin esaretinin son günüydü. Sabahın ilk ışıklarıyla esaretini bitireceğine kendini hazırlamıştı. Sanki bin yıllık kürek mahkumunun gökyüzüne ilk defa bakışı gibi gözlerini umuda açar gibi uyandı. Uyanışında bir farklılık seziyordu, o eski umutsuzluk, insanlığa olan sevme çabası, mutlu olduğuna inadırma isteği, insanların yalanlarını bile bile yüzlerine bakmak zorunda olmayacağını bilmek bile onu kendine inandırmıştı aslında. Asıl meselenin aslında kendine olan bunca yıllık tiksintinin, nefretin, aynaya her bakışında kendiyle olan mide bulandırıcı hissin biteceği düşüncesi son bulacaktı.Yeni uyandığı yatağından hemen kalkmak istemedi. Gözlerini tavana dikti ve akıl almaz düşüncelere daldırdı kendini. Tavan gösterişsiz sade absürt bir şekilde yığılmıştı veya ona öyle geliyordu sade beyaz renkli, köşelerine köpük kaplama yapılmış, kaplama altın sarısı renge boyanmıştı. Gözlerini bu dekorasyondan alamıyordu. Altın sarısı renge odaklandı, rengin derinliklerine indi bir kaç dakika hiç gözlerini almadan bakıyordu. İçindeki kederi mi görüyordu acaba.
Kederin bir rengi var mıydı?
Ne yani beyaz renkli keder: zengin bir ailede büyümüş , şımarık her istediği ayağına gelen, hayatta hiç bir isteğinin geri çevrilmediği bir çocuğun tek kederinin ailesiyle vakit geçirememesi olabilir.
Kırmızı renkli keder: ufak yaşlarda aile fertlerinden herhangi birini kaybetmiş ailenin en büyük çocuğu olarak evin tüm yükünü çocuk yaşta sahiplenen biri olabilir.
Siyah renkli keder de: Bu hayatın amacını, anlayan, kendini herkese sevdiren, bunu yaparken aslında kendi ruhunu öldüren, hep başkalarını düşündüğü hissiyatı veren ama aslında kendi menfaati için iki yüzlü davrandığını bilmeden yaşayan ve bunu anladığında o aşşağlık ruhla nasıl olurda bunca yılı aşkın bir süredir bu saf berrak bedende yattığı hissiyatı.
Evet bence en büyük keder bu. Hayatı anlamlandıran yaşama isteği duyulan ve bize duygularımızı hissetiren ruhtur. Bu ruhtan vazgeçtiğimizde hiçbir şeyin anlamı kalmıyor aslında. Koskoca bir boşluk et parçasından, kemik yığınından başka bir şey kalmıyor geriye . Nafi bunu kendinde görmüştü. Bunları düşünürken, yağmur yağdığında cama yapışıp adezyon kuvvetiyle yavaş yavaş aşağı süzülen küçük yağmur damlaları gibi gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Kendine dürüst olması gerektiğini anladı. Artık içindekini gizleme gereği duymuyordu, en azından kendinden saklamaya çalışmayacaktı artık. Nafi kendiyle olan savaşa hazırdı, içinden geçenleri haykırmaya başladı...
Ben ne kadar aciz, bu dünyada insanın gelip görebileceği çirkin bir ruha sahibim böyle. Amacım sadece kendimi herkese çok iyi göstermek. En çok kendimden utandığım nokta ise haklı olduğum bir sebep bulduktan sonra elde edeceğim başka fırsatlar yakalamakmış. Ne kadar yazık. Elimde olanın kıymetini yeni fırsatlar aramak için heba ettikten sonra, bedelini ödemeye gelince hayata saldırıyorum. Yok hayat böyleymiş öyleymiş, ben asıl heba ettiğimin, ben olduğumu anlamaya başladım. En çok da neye tiksiniyorum biliyorum artık.
Bununla bir ömür geçireceğim. Ve ben böyle aşşağılık biri olarak devam edeceğim, insanın bu kadar yüzsüz biri olduğunu anladığında bununla yaşamak çok zordu...
Meseleye bir de bu yanından bakalım.
Farkındalık da bir erdem değil midir sayın okur. Kendini bulunmaz hint kumaşı gibi yıllarca yücelmektense kendi içinde sana hiç vadedilmeyen mutluluğu ,kendini sevme çabasına düşmüyorsun. Herhangi bir beklentiye maruz kalmıyorsun. Kendini boş umutlarla da doldurmuyorsun. Sevilmeye değer görmediğin yerde puttan farkın kalmıyor. Pis kerpiçten yapılmış insanlığın yüz karası olduğunun farkındasın. Herhangi bir yenilgin yok, çok zor değil aslında koca bir hiçlik içinde, gökyüzünde yer alan bulut içinde, yeryüzüne düşmeye meyilli çamur yağmurları gibi hissediyorsun...
İnanın ki tutunamamak elimde değil. Vazgeçilmezi oynuyor hayat. Bedenim ruhumun farkında bile değil. Toz pembe geliyor hayali gözüme. Sevdalar boşuna değil.
Karanlığın ta kendisi olan ruhum, kapılsaydı keşke diyorum... Ama ömrüm bir dünyalık değil. Vazgeçmek bir sitem doğuruyor yalnızlığıma.
Esaretim bir günlük değil...
Gittikçe yabancılaşıyorum, kendimden fazla insanlara sirayet ediyorum. Herkes herşeyin farkında aslında bir itilaftayım. Eğer kazanırsam kurtuluş insanlığın, olurda sağ çıkarsam keder ve tükenmişlik benim.
Nasıl zalimce nüksediyor bir bilseniz hayatın akışı. Ölmek için ruhunu satan bir zombi gibiyim. Ama hala umutlarla süslüyor ruhum yaşama olan arzusunu. Nasıl olabilirdi.
Kendi kendiyle bile yalnız olan biri, söyler misiniz bana sevgili okur, tatmamışmıydı yaşarken ölmeyi...
Sevgilerimle...
Ahmet TAĞMAT (Nafî)
Fotoğraf:Tesnim
MEHLİKA
Bak! Sonbahar da gidiyor habersiz ve aniden,
Biz de son sigaramızı yakıyoruz hafiften,
Dumanını tüttürdüğümüz sade bir tütün değildir,
Anılarımızı ve hayallerimizi çekiyoruz içimize derinden.
Sen de gitme sonbaharla birlikte,
Kal ki hep sıcak kalsın kalbim yerinde,
Kışı atlatamaz yorgun ruhum,
Senin hayalindir beni ayakta tutan her seferinde.
Sarayburnu’ndan Üsküdar’ı izlemek gibisin,
Sonsuz bir şölen eşliğinde benimsin,
Kaderin kollarında mahkum olsak da,
Her daim sıcacık nefesimsin.
Manzarası sen olsun isterim mezarımın,
Seninle başlayan günlere uyanmaktır muradım,
Ne kadar uzaklaşsam da senden,
Yolumu bir şekilde hep sana çıkarırım.
Çıkmaz sokak yoktur bu hikâyede,
Tüneller kazılır, köprüler yapılır sayende,
Yeter ki bir kez olsun gülsün yüzün,
İşte huzur başlar ancak böylece.
Ahmet Yusuf TAŞÇİ
Fotoğraf: Yaren KASIMOĞLU
NE SÖZÜN KIYMETİ VAR NE ŞAİRİN!
Yitik gülüşlerini arıyorum yüzümün
Kirli bir gece gibi uzuyor saçlarım
Sırtımdan inmiyor hayat!.
Okunmadık uzun bir hikâyeyim
Acılarımla sevişip duruyorum
Hiç susmuyor zihnim!.
Dünyaya alışamıyorum Beni terk edip gidiyor anılar
Ne sözün kıymeti var ne şairin!..
Hızır İrfan ÖNDER
Fotoğraf: Tesnim ÇELİK
Yorumlar
Yorum Gönder