KALEMDAR 12. SAYI


"Dünya ahiretin tarlasıdır"
       Hadis-i Şerif
Kandillerle süslenmiş,dualar ile beklenmiş 3 ayları,en güzel hasatlar ile tamamlamak duası ile.
Tohum toprağa,kalem kâğıda,gönül Rabbine emanet.

Kalemdar dergisinin 12.sayısı ile sizleri baş başa bırakıyoruz...


EMEĞİ GEÇENLER


EDİTÖR

İklil Naz AVCI
Zehra TURKAY 
Zehra ULUBABA

KURUCU

Zehra ULUBABA 
Mirac Ali TAŞ 


FOTOĞRAFLAR 
Elif Kevser SARIKAYA 
Elif Selcen AYDIN 
Hakan ÖZTÜRK 
İkbal Rana BOZKURT
İklil Naz AVCI
Livanur BÜKER
Meva ÇELİK
Rabia Sıla ORHONLU 
Tesnim ÇELİK 
Zehra TURKAY 
Zehra ULUBABA 

YAZARLAR

Ahmet TAĞMAT
Aslı Selin DENİZ
Esma KESKİN
Funda ATEŞ
Hakan ÖZTÜRK
Hızır İrfan ÖNDER
Hüseyin BACAK
İhsan Fatih POLAT
Mustafa YILDIZ
Osman AKÇAY
Tesnim ÇELİK
Zehra ULUBABA
Zehragül GÖLCÜK
Zeyneb SARICA 

KAPAK TASARIM 
İklil Naz AVCI 
Zehra ULUBABA 


5 Soru ile Üç Aylar:Röportaj 

​Üç Aylar: Kalplerin Bahar Temizliği ve Manevi Yenilenme

​1. Selamünaleyküm hocam. Peygamber Efendimiz (sav)'in "Recep Allah’ın, Şaban benim ve Ramazan ümmetimin ayıdır" buyurduğu Üç Ayların bizler için olan önemini, bugün okurlarımız için sizlerden dinlemek istiyoruz. Sizce bu mevsimin ruhu, modern hayatın koşturmacası içinde yorulan kalplerimiz için ne anlam ifade ediyor? Bu 'manevi iklimi' nasıl tarif edersiniz?

​Ve aleyküm selam ve rahmetullah değerli kardeşim... Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Esselâtü vesselâmü alâ Rasûlihî Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
​Değerli kardeşlerim, sünnetullah gereği her şey yenilenmeye ihtiyaç duyar. Kâinatta bunu baharın gelişi ile temaşa ediyoruz. Üç aylar bizim baharımız, yenilenme sebebimizdir.
 Nasıl ki yeşil yaprakların çıkması için kurumuş yapraklar dökülür ve bizler de bu yenilenmeyi hayran hayran seyredersek; bizler de bir ağaç misali yeniden yeşermek için duygularımızdaki o kuru yaprak yüklerini atmalıyız.
​Zihnimizde olmaması gereken veya bilgi kirliliği olarak var olan fikirleri azim ve gayretle, Üç Aylar baharına uyum sağlayarak çıkarmalıyız ki; yeni ve yeşil yapraklar vermeye elverişli olalım. 
Bu aylarda rahmet esintileri, en deruni hissiyat ehli olanlar tarafından hissedilebiliyor. Eğer bizler sadece okuyup duyuyor ancak hissiyattan mahrum kalıyorsak, öncelikle himmetimizi yükseğe çekme niyetinde olmalıyız. Efendimiz’in (sav) mübarek feminden dökülen; "Allah’ım! Recep ve Şaban’ı bizim için bereketlendir ve bizi Ramazan ayına ulaştır" duasını çokça yapıp, bu ayların bereketine talip olmalıyız.


​2. Şaban ve Recep bizler için Ramazan’ın habercileri oluyor. Ancak bizler genellikle sadece Ramazan ayına odaklanıyoruz. Peki, bu ilk iki ayın önemi nedir? Ramazan’a hazırlık süreci için bu ayları nasıl değerlendirmeliyiz?

Recep ayı :Allah’ımızın ayıdır; yani sahibimiz olan Mevlâ’mız ile iletişim ayıdır. Her an bu sorumluluğu taşısak da Mevlâ’nın bazı zaman ve mekânlara yüklediği özel anlamları değerlendirmekle mükellefiz. Kullukta kemalat yolculuğuna talip olanlar için Rabbimiz ile iletişimin ilk basamağı, kusuru itiraf yani hakiki bir tövbedir.
 Şehrullah ayında (Recep); ibadetimize, zikrimize ve ilim meclisimize perde olan her günaha tövbe etmeliyiz ki arınmış bir kalp ile kendimizi ve sorumluluklarımızı fark edebilelim.
​Bu safiyetle Şaban ayına giren kullar, "Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Rasûlallah" derken Muhammedî ahlak ile ahlaklanırlar. O salavatın içinde muhabbet-i Resul vardır. Muhabbet ise hal transferini ve değişimi gerektirir. Bu makam ancak temizlenenler içindir; çünkü günah kiri, bu duygular arasına giren bir perdedir.
​Recep ayında manen arınıp Şaban ayında Efendimiz (sav) ile ümmetlik bağını güçlendirenler, Ramazan ayında ibadet sorumluluğunu yüklenirken o ibadetin hakikatini de görebilirler.

​3. Günlük hayatın koşturmacasında ahiret hazırlığını ihmal etmek istemeyen okurlarımız için bu aylarda nasıl bir rutin önerirsiniz?
​Bu aylarda ilmi müktesebatın (bilgi birikiminin) ziyadeleşmesinden ziyade, ruhun safileşmesini gaye edinen bir okuma programı yapabiliriz.
-​Tövbe, zikir, kaza namazı ve sükût-u lisan (dilin korunması) gibi konularda ciddi kararlar almalıyız.
​-Bu kararları uygulamak için bir defter tutabilir veya grup halinde çalışmalar yapabiliriz.
-​Peygamberlerin kıssalarını ve Allah dostlarının hayatlarını okumak, olumlu duygularımızı kuvvetlendirir ve bize rehber olur.

​4. Üç Aylarda ve özellikle oruç tuttuğumuz Ramazan ayında; fitresinden bayramına kadar güçlü bir dayanışma ve birleşme görüyoruz. İslam’ın bu "birlik ve beraberlik kültürü" hakkında neler düşünüyorsunuz?

​İslam’ın muhatabı, ilk insandan beri hep "insan" olmuştur. İslam, insanı dünyevi refahtan ziyade ruhi huzura çağırır. Bizler hem dünyevi ihtiyaçlarımız hem de manevi kemalatımız için birbirimize muhtaç yaratılmışız. İslam; zekât, fitre ve hasta ziyareti gibi "isar" (başkasını kendine tercih etme) örnekleriyle bu fıtri meyillerimizi en güzel şekilde sistemleştirmiştir.

​5. Üç Aylar kapımızdan girmişken, Bayram’a ulaştığımızda gönlümüzün de bayram etmesi için bizlere bu yolculuğun asıl amacını özetler misiniz?

​Alvarlı Efe ne güzel ifade etmiş:

​"Can bula cananı, bayram o bayram ola.
Kul bula Sultanını, bayram o bayram ola."

​Kulun Allah’tan gafil olmadığı her an, kalbin bayramıdır. Gaflet bir uzaklık sebebi ise, bize düşen vuslat (kavuşma) sebeplerine sarılmaktır. Bizi Rabbimize yakın eden en önemli vesilelerden biri Kur’an-ı Kerim’i çok okumaktır. Kelâmullah’a her gün elimiz değer, gözümüz görürse gönlümüz de nasibini alır. İşte bu manalarla bayrama girersek "bayram o bayram" olur.
​Rabbim cümlemize hakiki bayramlar nasip eylesin. Dua eder, dua beklerim. Allah’a emanet olunuz.

Bu değerli konuşma için sayın Zeyneb Sarıca'ya teşekkür ederiz...

Hazırlayan:Zehra Ulubaba
Fotoğraf:Hakan ÖZTÜRK 

  
DİNBU TUZAĞI

Son zamanlarda sosyal medyada dikkatimi çeken bir ekip türedi.

Hayır, para ile dans ederek TikTok dansı yapanlar değil.
Gördüğü her akıma fütursuzca kapılanlar,
mahremiyetini hiçe sayıp binlerce yüzün arasına katılanlar da değil.
Evet, hepsi üstüne satır satır düşünülmeye değecek konular ama benim bu yazıdaki konuğum "çok bilenler".

Zaman sayacına tıklayıp ışığı ayarlayan,
halkın nabzını tutup kelimelerini süsleyen,
ama ağzından çıkan her harf ile "toplumun doğrularını" yerle yeksan edenler.

Bir kitap için yıllarını vermiş insanların bilgi birikimine; konuştuğu üç dakika, aldığı birkaç beğeni ile kafa tutanlar.

Şimdi kalkıp "sosyal medya bitsin gitsin, herkes sussun" konuşması yapacak halim yok; çünkü ne kadar büyük bir nimet olduğunu ben de biliyorum.
Gelişmeyi ve ilerlemeleri reddeden; akıma kapılmayayım derken kıyılarda köşelerde unutulan çok cevhere de şahit oldum. O yüzden gerektiği zaman bu denize dalmaktan da korkmuyorum ve size de bunu tavsiye etmeyeceğim.
Sadece şunu söylemek istiyorum:
Bir efekt ile yüzüne perde indiren, birkaç süslü söz ile gerçekleri yerle bir edenlerle dolu bu platformda, "kimi" "neyin" yerine koyacağınıza çok dikkat edin.
Bazı zamanlar elimizden bırakmaya bile irademizi yetiremediğimiz bu aygıtların karşısında ne kadar büyüğüz? Ne zaman ayağımız kayar, ne zaman sonu felakete çıkan bir akıma bizler de kapılırız; iyi düşünün.
Sorgulayın.
Size doğrularınızı teker teker sorgulatan, yanlışları karşınıza çıkararak duygularınızı altüst eden sözlerin doğruluğunu da sorgulayın.
"İyiliğinizi düşünenlere" inanmayın.
"Eğer ortada para yoksa ürün sizsinizdir", unutmayın.

İnanmayın.
Sizi düşündüğünü söyleyen, yüz yüze gelemeden dijital bir perdeden sizinle konuşan insanlar, değerlerinizin temel taşlarına göz diktiği zaman onlara inanmayın.

Zorluk ve kolaylık karşısında hep nefse kolay geleni süsleyerek tercih etmeniz söylendiğinde;
Okuyun, araştırın, sorgulayın.
"Hayat bu, erkeklik bu, arkadaşlık bu, doğru olan bu, Din bu..." diye size gel gel yapanlara koşarken tuzaklara takılmayın.
Repost’ladığınız gönderilere,
kulak verdiğiniz içeriklere,
keşfetteki beğenilerinize benliğinizin imzasını atmayı unutmayın ve "siz" süzgecinden geçmeyen hiçbir lafı laf diye kâle almayın.

Bu yazı da dahil.

Sağlıcakla
 
Zehra ULUBABA
Fotoğraf:İklil Naz AVCI 

POTANSİYEL KUMBARASI

Yeni bir yıla başlayalı birkaç gün oldu. Her yıl olduğu gibi çoğu kişi geçmiş yıldan yakınırken gelecek yıla vaatlerini sunuyor. Zira bir şeyler için sorumluluk almaktansa hayaller kurup bir zaman diliminden beklenti ummak daha kolay geliyor. Ve yine başarılı olan kişiler, sadece "şanslı" olarak adlandırılıyor.
​İnsanlar tam bu noktada ikiye ayrılıyor: Potansiyel kumbarasını dolduranlar ve doldurmayanlar. Evet, hepimiz şahsına münhasır kimseleriz; ilgi alanlarımız, yeteneklerimiz ve potansiyellerimiz değişken. Dünya da öyle... Peki, değişimin bu denli kaçınılmaz olduğu bu dünyada potansiyelimizi açığa çıkarmak mümkün mü? Kendimizi daha iyi tanımak, anlamak ve potansiyel kumbaramızı doldurmak için neler yapabiliriz?

​Öyleyse başlayalım: Öncelikle merak ettiğimiz tüm alanları kurcalayacağız ki gerçekten o alanı mı seviyoruz, yoksa o alanın dışarıdan görünümünü mü; bunu anlayabilelim. 
Misal; bir hacker olmak, dışarıdan çok havalı görünüyor olabilir. Çok güzel hayaller kuruyor olabilirsiniz ama belki de işin içine biraz girdikten sonra bu işin ne kadar karmaşık olduğunu göreceksiniz. Henüz yolun çok başındayken zorluğa katlanamayıp ya da bu konuda yeteneksiz olduğunuz inancına kapılıp bırakacaksınız. Kim bilir? Belki de bazı noktalarda zorlansanız da öğrenmeye devam edeceksiniz. 
Çünkü ufak başarılar dahi zevk verecek ya da bir süre sonra başkalarının uzun sürede çözdüğü problemleri, daha kısa sürede çözecek yetenekte olduğunuzu fark edeceksiniz.
 Demek istediğim; herhangi bir alana adımınızı attığınız anda başınıza gelebilecek binlerce senaryo var ve siz, o adımı atmadan bunu öğrenemezsiniz.
​Hedeflediği yolu bilip onun peşinden koşmaya başlayanlar için fırsatlar her yerdedir. Bizler, tüm bu fırsatları yakalamamız ve onlara hazırlıklı olmamız gereken bir çağdayız.
 Sıra bize geldiğinde açığa çıkaracağımız potansiyellerimiz, karşımızdakilere sunabileceğimiz daha fazla yeteneğimiz olmalı. Doğru fırsatları yakalayabilmek için artık doğru yerlerde bulunmalıyız. Her şeyin “daha”sını düşünüp zekice farklılıklar yaratmalıyız. Yakın zamanda dinlediğim birkaç anıyı paylaşarak anlatacağım diğer adımları.

​Bir arkadaşım, şu anki işine nasıl başladığını anlattı. Henüz lise sondayken okullarına kariyer konuşması yapmaya gelen, bilindik bir şirketin yöneticisinin yanına gidip: “Beni de ekibinize almak isteyeceksiniz,” demiş. “Birçok kişinin projesini yollayıp destek almak istediği bir yerde, o projeleri okuyup seçim yapabilecek biri olduğumu biliyordum,” dedi. “Otuz saniyelik bir konuşma yaptım, kendimi anlattım,” diye ekledi. Ne konuştuğumuzu hâlâ bilmiyor olsak da işe yaradığı kesin :) 

Başta daha ufak rollerde, sonra yavaş yavaş, belki de o zaman hayalinde dahi yer vermediği rollerde yer almaya başladı. Fırsatları yakalamak dediğim şey tam olarak bu.
​Demek istediğim; bazen fırsatlar açıkça görünmeyebilir. Hatta en güzel fırsatlar, çoğu zaman sizin peşinden koşup cesaret göstererek yakaladıklarınızdır. O an yapılmayanı yapmak…
 Zira herkes bunu deneseydi belki de işe alınmazdı ama o fark yarattı ve öne geçti. Bu durumda ikinci aşama: Özgüvenli olmak. Eğer bu konuda kendinizi yetersiz hissediyorsanız daha çok insanla tanışın, daha çok gezin, konuşun. Özgüven eğitimi vermeyeceğim ama bir şekilde halledin işte :)
​Bir başka arkadaşım da işe başlarken girdiği mülakatta; istenen gereksinimlerden birinin ne olduğuna dair hiçbir fikri yokken, “Giriş seviyesinde biliyorum,” demiş. “İşin ilk gününe kadar oturdum, öğrendim; iyi ki de öyle demişim,” diye anlattı sonrasında. Günümüzde en az bilmek kadar, cesaret göstermek ve var olan (veya kısmen var olan) yetkinliklerimizi iyi pazarlamak da oldukça önemli. Bunu da ancak fırsat daha gelmeden potansiyel kumbaramızı doldurarak başarabiliriz. O arkadaşım şu ana kadar benzer şeyleri öğrenmiş olmasaydı, muhtemelen “giriş seviyesinde biliyorum” demeye cesaret edemezdi ya da istenilen beceriyi o kadar kısa sürede öğrenemezdi.

​Ve son olarak; bu yoldayken bazen akıntı bizi istediğimiz değil, olmamız gereken tarafa çekebilir; korkmayalım. Kendimizi keşfetmeye, gitmek istediğimiz yolları seçmeye ve ilerlemeye başladıktan sonra kendimizi bir anda bambaşka bir yerde bulabiliyoruz. Her şeyin planladığımız gibi gitmesini umarak başladığımız bu yolda, planladığımız gibi gelişmeyen durumlar başta bizim şanssızlığımızmış gibi geliyor. Ama inanın bana, asıl o zaman bir şeyleri gerçekten öğrenmeye başlıyoruz. Çünkü tam olarak o zaman zihnimiz esnemeye başlıyor. Bu olaylar hem psikolojik dayanıklılık kazanabilmemizi hem de üretkenliğimizin artmasını sağlıyor. Mücadele etmeyi öğrendikçe ve olaylara göre esneklik kazandıkça; herkesin düşünmediğini düşünmeye, herkesin yapamadığını yapmaya başlıyoruz. Ve öne çıkmak ancak bu anlarla mümkün.
​Yazıyı, yakın zamanda duyduğum ve çok hoşuma giden bir sözle noktalamak istiyorum:

​“Belki de bu yüzden bazı yollar zordur; bizi yavaşlatmak için değil, büyütmek için.”

Tesnim ÇELİK 
İkbal Rana BOZKURT 

SAKLI ÇOCUKLUĞUM 

Bir deniz kokusunda saklı çocukluğum,
Yağan kar taneleri arasında,
Donan kaş ve kirpiklerin arasında,
Gülen gözlerde.

Buğulu bir seste saklı çocukluğum,
Sorgulamadığım onca gürültünün arasında,
Dünyanın en masum olduğu zamanda,
Sobada yanan kömürde.

Kırdığım taşlarda saklı çocukluğum,
Utanıp da saklandığım annemin eteğinde,
Taşa tükürüp elime koyduğum kınada,
Parlayan ayakkabılarda.

Özlediğim her günde saklı çocukluğum,
İlkokul öğretmenimin kokusunda,
Eve geç gitmenin korkusunda,
Kan kardeşlerimde.

Mahalle oyunlarında değil,
Omzumun hafifliğinde saklı çocukluğum.
Bir gün de olsa gitmek isterdim;
Doya doya sevebilmek için,
Doya doya gülebilmek için,
Daha çok yaşamak için
Kartopu savaşlarında.

Kıymetini bilemediğim her anda saklı çocukluğum,
İdrakine varamadığım vakitlerde,
Bir sohbet meclisinde, bir halkada,
Yokluğunun yara açtığı sinemde.

Velhasıl;
Büyüdükçe saklandı çocukluğum,
Unutmaya yüz tuttu anılarım.
Ve ben ne zaman bir koku, bir ses duysam,
Yaşaran gözlerimde hep çocukluğumu ararım.

Funda ATEŞ
Fotoğraf:Meva ÇELİK

ÜNZİLE 

Seç bi' diyar Ünzile. Uzaklarda olsun. Seç ki gidelim. Anne olmak isterim sana. Hangi toprak ısıtır bilmem. Seni, beni... Buncası boşuna mı gitsin o kadınların saç telleri?

Lakin bilmeni isterim, bizi istemez rahmetin değdiği başka toprak. Bizi çağırmaz başka semada ezan. Bilirim ki bu kubbeden başka yoktur yaşam. 
Bilirim ki bu diyarda olmazsam başka yerde var olamam.
 Seninle öğrenmek isterim tatları. Vadedilmiş yaşamı yaşarken, sana da vadetmek isterim.
 Etme Ünzile ölüm bir son değil. Arzulamayasın ölmeyi.

 Ölüm ki, yaşamın her zerresindeki bilinmezlikten daha elem.
Yaşanmamış imtihanların altında ezilmek, edilmemiş tövbelerin pişmanlığı, belki de avuçları umut kokan bir bebeğin ağlaması...
"Kim bilir ki yaşadığımızı, bunca ölüme kim direnir ki?" diye diye ölmekten gına geldi.

Bunca karmaşanın içinde çizdiğim toz pembe bir rüya değil, içimde yaşamayı da hayal eden küçük bir çocuk. 
Yapma, etme; onunla doğdum, büyüyemedi. 
Aksi gibi çocuk da olamadı Ünzile. 
Versen ya elini, yeniden hayat versem o minik bedene; ağlamadan, yıkılmadan, direnerek büyüsek... 
Tut ki yaşamayı hak da edebilelim, şikayetten ziyade; tut ki ölmeye varmasın ellerim alelacele. 
Öyle ya sen de istersin onca hapsin ardını. Bilirsin senin için olan yolları, varsın beraber olmasın lakin bilelim. 
Bilelim ki yaşamak tatlansın ve dinsin acılar. 
Bilelim ki bunca hüznün ardında bizi bekleyen bir de huzur var.

Esma KESKİN
İklil Naz AVCI 

NİCE MUTLU NESİLLER İÇİN AİLE 

Dünya, yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgide bekasını sürdürür. Gece ve gündüz birbirlerinin yerine geçmek için yarışıp dururlar, karanlık ve aydınlık ise bu sürece aşıktır.

İnsanoğlunun anlamlandıramayacağı şekilde istifadesine sunulan o eşsiz hayat ve o hayata renk katan her türlü nimet, yaşamını en güzide şekilde gerçekleştirmesi ve topluma faydalı olması adına insanlığa sunulmuş bir armağandır. İnsanoğlundan beklenen tek bir şey vardır bu silsile içinde:

"Var olageldikten sonra içinde bulunduğun toplumun düzeninin ne kölesi ol ne de o düzeni bozan."

Her birey doğuşuyla varoluşunu gerçekleştirdiği ve anlam kazandığı bir hayatın içinde bulur kendini. Geri dönüşü olmayan ve süratle akıp giden bir nehir misali. Bu nehir elbet bir sonla sonlanacak lakin o son yaklaşacağı vakit geriye dönüp baktığı zaman insan; toplum adına, kıymetli değerlerin inşasına ve bekasına sebep olduysa, ne mutlu ona, ne mutlu o kıymetli şahsiyeti yetiştiren mümtaz aileye.

Sahip oldukları hayatın normlarına göre yaşanması gerektiğini bilen, kıymetli şahsiyetleri topluma kazandıran, insanlığa kaliteli ve kıymetle anılası nadide bireyleri armağan eden kutsal kurumdur aile.

Aile; evladı için var olması gerektiğinin bilincinde olan, bu bilinç adına kendini geliştiren, yetiştiren, iyileştiren, öğretici olan, koruyucu olan, canından çok seven, sevdikçe seven, sevdiği için sevdiğine endişe duyan, kol kanat geren, onun iyiliği adına nice fedakarlıklarda bulunan ve evladı bilmeyecek olsa bile kendi bildiğinin mutluluğuyla yaşayan, hediye edilmiş kıymetli bir tohumu en güzel şekilde yeşertecek olan, topluma kazandıracak olan, seçkin bireyleri belirli ahlaki değerler çerçevesinde yetiştiren, seçilmiş olduğunun bilinci ve duasıyla yaşayandır aile.

Aile, kıymetli bir kurum olarak asırlar öncesine kadar canlılığını sürdüren mühim yapıdır. Asırlar önceki aile ile günümüzdeki aile profilini karşılaştırdığımız zaman, benzer gayeler adına çaba sarf ettiklerini görebiliyoruz. Toplum için ilmek ilmek işlediği, gelecek nesillerin bekası adına öğreticiliğini devam ettiren, huzurlu ve asil bir toplumun inşa sürecine evlat yetiştiren kutsal yapıdır aile.

İçinde bulunduğu toplumun kıymetle bu zamana kadar gelmiş kültürel, milli, ahlaki ve insani değerlerini çocuğuna kazandırma çabasıyla kaliteli nesillerin doğuşuna müstahak olan kutsal kurumdur.

Anne ve baba ise çocuklarının ilk öğreticileridir. Gözlemleyerek öğrenen, taklit yoluyla öğrendiklerini uygulamaya çalışan çocuklar adına ebeveynlerin tüm bu süreci kendi eylemlerine ve yaşayışına indirgemeleri gerekir. Model teşkil ettiklerinin farkında olmaları, gerekirse kendilerini bu süreçte eğitmeli ve geliştirmelidirler.

Konuşulan cümleler, hatalara verilen tepkiler, kutlanması gereken tebrikler, yergiler; bunların tümünü aileden öğrenir çocuk. Kısacası biyopsikososyal bir birey olarak ele alınan çocuğun temel yapı taşlarının inşası ailede başlar. Toplumla tanıştığı andan itibaren az da olsa değişimler ve gelişimler kişinin kendi isteği doğrultusunda gerçekleşebilir lakin etkili bir değişim beklemek mümkün değildir. Atalarımızın da ifade ettiği gibi, "Ağaç yaşken eğilir."

Sağlam bir karakter gelişimi için anne ve babalar, ebeveyn olarak dengeli bir yaklaşımla çocuklarına değerlerini içselleştirmeli, benliğini inşa etme yolunda destek olmalı, temel ahlaki kuralları öğretmeli ve kendini değerli hissetmesine neden olacak şekilde çocuğu değerli hissettirmelidir.

Bir çocuğun aileden öğrenmesi gereken bilgileri, ailesi ile yaşaması gereken anları, hissetmesi gereken duyguları maalesef aile dışı bireylerle tamamlamaya çalışması; bu, ailenin çocuk üzerinde tamamlayamadığı bir gelişim sürecini ifade eder. Duygularını yaşamayı bile öğrenememiş, karşılaştığı zorlukların nasıl üstesinden geleceğini bilemeyen, problemlerini çözmek yerine üstünü örten ve daha büyük problemlere gebe olacak bu üzücü süreçlere hapsolan masum kalpler; gittikçe aile bağlarının zayıfladığı ve iletişimin koptuğu bir tabloyu karşımıza çıkarıyor. İşte bu ve benzeri üzücü tabloların toplumumuzda yer etmemesini istiyorsak, sürecin ne kadar mühim olduğunun farkında olmalı, aile kurumunun hayatın ve yaşantının temeli olduğunun bilinci ile hareket etmeliyiz. Çünkü bugünün anne babaları yarının anne babalarına gebedir. Yarının anne babaları ise gelecek nesillerin huzur ve mutluluğunu yansıtır.

İşte bu yüzden bir ülkenin gelişmişliğinin, kendini yetiştirmişliğinin, bekasının, mutluluğunun kaynağına baktığımız zaman; toplumun çekirdeği olan aile profili karşımıza çıkıyor. Koskoca bir ülkeyi bulunduğu yerde kıymetlendirecek olan da içten içe çökertecek olan da sosyal bir kurum olan ailedir. Bu yüzden ailenin birlik ve beraberliğini esas alan projeler üzerinde çalışılmalı; aile saadetini hedef alan, birbirinden kopmuş aile bireylerini tekrar bağlayan yeniliklere sarılmak önem arz eder.

Mutlu bir aile tablosu, mutlu çocukların varlığına şahitlik eder. Mutlu çocuklar, mutlu bireyleri; bu bireyler de mutlu bir toplumu, toplum da mutlu bir geleceğin varlığının habercisidir.

Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf:Zehra ULUBABA 

KÖK VERECEK 

Kimselerle öyle kimseleşmişim ki
kimsesiz bir yaprak olmuşum.
Yeni anladım.
Aynalara baktım.
Hem de çok kez.
Simam net, öyle parlaktı,
suydu adeta, akardı.
Şimdi fark ettim
elimdeki kırık aynayı.
Fark etmediğini fark etmek…
Ah yanılgılar.
Ah suya atılan taşlar.
Ah yaprağı yakan sonbahar.
Hayat bir rüzgâr.
Biz bir yaprak, naçizane.
Savruldukça savruluyoruz işte.
Ne olmuş?
Yaprak kırıkların arasına girmiş.
Bak şu işe.
Su gibi duru,
yaprak taze,
yemyeşil.
Öyle taze ki
filizlenmiş, kök verecek.
Rüzgâr; sorarım, söyle:
Körpe yaprak,
bu kez de savrulur mu?

Aslı Selin DENİZ
Fotoğraf:Livanur BÜKER 
NASIL BAŞLAMALI?

Yıllardır birçok şeye daha başlamadan hayatımı şekillendiren cümle bu sanırım. Şekillendiren diyorum; çünkü nasıl başlayacağımı bilmediğim ya da kararsız kaldığım birçok şeye hiç başlamamışlığım vardır benim. Ve bu "başlayamamışlığın" içimde bıraktığı, "Keşke başlasaydın, devamı bir şekilde gelir," düşüncesinin bende oluşturduğu; Türkçedeki kelimelerle bir türlü tarif edemediğim o duygu...
Teoman Duralı hocamın kulağımı çınlattığını duyuyorum. Cümleyi şöyle değiştirmek daha doğru sanırım: Benim Türkçe kelimelere olan yetersiz hâkimiyetimin sonucunda, bir türlü tarif edemediğim bir duygu.
Bugün hava karamsar gibi; evet, evet karamsar... Bulutlar alabildiğince griye boyamış kendini. Ama mesela insan düşünmeli; gökyüzüne, bulutlara bakarken dahi önce nereden bakmak istediğine karar vermeli. Önce güneşin varlığına ya da yokluğuna kanaat getirip, sonra bulutların renginden, şekillerinden bir düşünceye varmalı: "Sanırım bugün yağmur yağacak, bu havada uçurtma uçurmalı..." Ya da aklına güzel bir şiir gelmeli, Orhan Veli'nin şu cümlesi akla gelmeli: "Beni bu güzel havalar mahvetti." Ya da sadece bakıp başını çevirmeli.
"Başlamak bitirmenin yarısı," derler. Yarısı olan bir şeyi, nasıl düşünmeden yapılır?
Ortaokulda kompozisyon yazma dersinde Türkçe öğretmenimiz sıralar arasında dolaşırken, dersin yarısı geçmesine rağmen neden hâlâ başlamadığımı sormuştu. "Herkes gibi başlamak istemiyorum; ben daha ilk satırımı okurken herkesin dikkatini oraya toplamalı, cümlelerin devamında merak uyandırmalıyım," demiştim.
Bugün aradan geçen onca zamana, değişen onca şeye rağmen benim nasıl başlayacağımı bilememem hâlâ devam ediyor.
Şunu söylemek isterim: Yıllarca düşündüm, "Bunu neden böyle, bu süreç?" diye. Kendimce, kendime bulduğum birkaç cevabın arkasına sığınıyorum.
Ben bir şeyi yapmaya, okumaya, yazmaya... Başlamadan önce, o şey karşımdaki ne ise önce onu düşünürüm: Bu kişi bir insansa, benim için değerli birisi ise öyle kısa birkaç cümle ile geçiştirmek istemem. Duyguların kelimelerden daha [çok], yapılan eylemlerde olduğuna inanırım; kullanılan sözcüklerin derinliklerine, tabii bu sözcüklerin yanında karşıdaki kişinin hareketlerine...
Kısaca bir örnek vereyim. Günlük hayatta belki de sayısız "Nasılsın?" sorusuna maruz kalırız: "Nasılsın?", "Bugün nasılsın?", "Nasıl gidiyor?"... Ve kaçımız bu soruya düşünerek cevap veriyor ya da şöyle cevap vermiyoruz: "İyi, sen?", "İdare eder", "Aynı"... Son yıllarda kendimizden o kadar bihaber duruma düştük ki sorduğumuz soruların ne anlama geldiğinin farkını unuttuk. Kaçımız birisiyle karşılaştığında onun yüzüne bakıp hâl ve hatırını merak ediyor ya da hangimizin sorduğu soru, karşıdakinin nasıl olduğunu gerçekten öğrenmek ister düzeyde?
Birçoğumuz günlük hayatta bu sorunun tekdüze, sıradan, öylesine sormak için sorulduğunun farkındayız. O yüzden de karşımızdakine kendimizi anlatma derdine düşmeyip, kısa, pek de ruh hâlimizi yansıtmayan o cevaplarla anı kurtarıyoruz: "Aynı, sen?", "İdare eder"... Burada suçu herkes yanındakine, karşıdakine atacaktır belki: "O benim gerçekten nasıl olduğumu sorsaydı, ben de ona sorardım; o anlatmak isteseydi, ben onu dinlerdim..." Peki, biz iletişim kurarken karşıdaki kişiye bunu hissettirdik mi?
Halbuki hayatımızda tanıdığımız her insan birbirinden farklıdır; o yüzden her insanla konuşmadan, iletişim kurmadan önce nasıl başlayacağımız üzerine kısa bir düşünmeliyiz.
Peki ya sadece bir insanla konuşurken mi? Bir kitaba başlarken, mesela kapağı açarken; bir kediye bakarken, bir kuş sesi duyduğunda aynı hassasiyetle davranamaz mı?

Hüseyin BACAK 
Zehra ULUBABA 

DAĞA HAVALE 

Yükledim sırtıma binbir yarayı,
Sana geldim dumanlı dağ, alır mısın?
İçimde birikmiş her hıçkırığı,
Taşına vursam, sen de kırılır mısın?

Dumanını yırtıp attım isi,
Dağıtmaz mı rüzgâr sendeki yeisi?
Dinsin artık bu gönlün bitmez ağrısı,
Sisinle yaramı sarar mısın?

Kayana çarptım o ağır sözleri,
Sana döndüm yaşlı, yorgun gözleri.
Kime dediysem duymadı gizleri,
Yankımı boğup da susar mısın?

Toprağını eştim, gömdüm gideni,
Sırrımı saklayıp avutursun beni.
Toprak bilir en nihayetinde bedeni,
Sitemimi bağrına kazır mısın?

Ormanını sardı her bir feryat,
Dalların kırsın bu derdin adını.
Kalmadı dünyanın tuzu da tadı,
Uğultunla bana ses verir misin?

Hakan ÖZTÜRK 
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK 

MUTSUZ ÖLMEYECEĞİM!

Öyle yaralar açtın ki bende
Kanaması durmuyor kalbimin!..

Sen gitmeyi tercih ettin ben kalmayı
Sen çiğdemleri sevdin ben seni!..

Hayallerim kadar güzeldin, heyhat
Ne hayallerim kaldı şimdi ne güzelliğin!..

Yokluğuna çok ağladım, çok
Lakin sensizliğe alıştım artık…

Hayal ettiğim gibi geçmiyor hayat
Gene de mutsuz ölmeyeceğim!..

Hızır İrfan ÖNDER
Fotoğraf:Elif Selcen AYDIN


YALANIN BATSIN, YIKIL!

Yılan yutmuş dillerini
Yılanlar soksun
Eller tutmuş ellerini
Çek uzak olsun

Yalanın batsın, yıkıl!
Çekil önümden yok ol
Çevir (Götür) benden yollarını
Çok uzak olsun

Mes’ûd günler gelmez geri
Arayacaksın
Aşkla geçen yıllarını
Çık uzak olsun

Elbet biri dinler beni
Sen artık yoksun
Düşmanıma dizlerini  
Çök uzak olsun

(25.04.2022)

İHSAN FATİH POLAT/ (OZÂN EBEDÎ) 
Fotoğraf: Zehra TURKAY 

MÛNZEVİ RİSALETİ

Bir zemheri baharı geçiyor üstümden.
Kaldırın taşıyamadığım taşların yükünü üzerimden.
Bir dağ yamacındayım farkım yok münzeviden.
Bir ben yabancı olmuşum kendi benliğimden.
Hatırlayın bunlar son sözlerim kendi benliğimden.
Hasat zamanı yaklaşıyor kuru kuruyabilirsem.
Kendine olan nefretin vücut bulmuş timsaliyken.
Bu farkındalıkla yaşa yaşayabilirsem.
Erken yaş aldı gözlerim kendiliğinden.
Bertaraf ettim kendimi benliğimden.
Hep hata bildim hissiyatı fazlaca olan gönlümden.
Nerde bir kuyuya rast gelsem içinde buldum benliğimi kendiliğinden.
Avazım çıktığı kadar bağırasım gelmedi içimden.
Kimseler yoktu, sürgün edilmişti ruhum, aziz bildiğim bedenimden.
Ufak bir yansımamda tufan kopuyor denizden.
Sokak köşeleri de hiç huzur vermiyor seslerden.
Oysa bahşedilen ölüm çağrıları ruhumu sarsmıştı evvelden.
Gölgemde yansıyan lanetli yaratığı saklayacak gücüm kalmadı geceden.
Dizelerimin sonuna gelmişken,
Çok çok özürler dilerim! 
Her anına bin lanet yağan yaşantımla, huzurunu bozduğum herkesten...
  
SEVGİLERİMLE...

Ahmet TAĞMAT
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK

NİHAYET

Yüzümdeki astar sıyrıldı dipten  
Kopunca bağlarım o ince ipten  
Riyayı sökerek attım ben kalpten  
Hakikat gönlüme indi nihayet  

Kâğıttan gemiler yüzmez bu kanda  
Menzili doğrulttuk aynı limanda  
Çiviler sarsıldı en dik zamanda  
Nefsimin putları sindi nihayet  

Artık sığmıyorum eski cildime  
Mühürler vuruldu elbet dilime
Daha dokunmasın kimse elime  
Aynamdaki yankı dindi nihayet  

Vuslat sarayıma nurlar buyursun
Doymayan nefsimi Rabbim doyursun
Sessiz feryadımı dosta duyursun
Cürme giden heves söndü nihayet  

Tevazu kuşanmak esaret değil  
İnayet edince dökülür siğil
Huzurla kırk defa rükûa eğil  
İhlas omuzuma bindi nihayet  

Sırtımı verdiğim kayboldu boşluk  
Bitti başımdaki garip sarhoşluk  
Ruhuma harammış türlü nahoşluk  
Eskimiş tüm dertler yandı nihayet  

Seğmenoğlu hayat yeniden başlar  
Heybenin içinden döküldü taşlar  
Tövbeyle akarken gözümden yaşlar  
Zamanın devranı döndü nihayet

Dr.Osman AKÇAY
Fotoğraf:Rabia Sıla ORHONLU 

Vel'Asr

Her sabahı bir akşam, her doğumu bir ölüm takip eder. Her canlı gibi insan da bir gün ölümü tadacak, ruhu bedenden ayrılacak, sonsuz sandığı uykudan hiç ummadığı bir anda uyanacak. Lakin insanoğlu ölümü unutacak, ölümün her geçen gün yaklaştığından bihaber yarının planını kuracak. Gel gör ki mezarlıklar hiç ölmeyecek gibi yaşayan ölülerle dolu.
Allah Teâlâ "Ve'l-Asr" buyurarak seslenir bizlere. Zamanın insanoğlu için en kıymetli hazine, telafisi imkansız tek sermaye olduğunu bizzat 'zaman' üstüne yemin ederek anlatır. Çünkü tükenen ömür geri gelmez, yerini hiçbir kâinat maddesi dolduramaz, verilenden fazlası alınamaz. Asr; günün akşama yetiştiği 'ikindi vakti' anlamına da gelir. İkindi beş büyük vakitten en kederlisi, en elemlisidir. Batmaya yüz tutan güneşin, ölümü resmeden tabiatın, kederi misafir eden ihtiyarlığın habercisidir. İkindi bir sonun yaklaştığının işaretidir ki bu vaktin namazında alemlerin Rabbine olan hamd daha mahzun, Rahman ve Rahim olan'a övgüler daha huzurlu, şehadetler daha keskindir. Bu vakitte insan tabiat gibi ölümden sonra diriltileceğini hatırlar, ölümü bolca anar. Kaçışın mümkün olmadığını bildiği o dar vakitte, sığınılacak tek mesken olan Allah'ın dergahına sığınır. İhtiyarlığın kederi gelmeden, bedenin takati kesilmeden Rahman'ın ibadet borcunu ödemek için gayretini arttırır.
Nihayetinde ikindi, akşamın çok yakın olduğunu fısıldar. Güneş çekilip berzahın kapısı açılmadan, son tövbe ile son secde arasındaki o dar zamana sığdırmalıyız ömrü. Çünkü vaktin sahibi, Asr'a yemin ederek bizi en büyük uçurumdan sakındırır...

Mustafa YILDIZ 
Fotoğraf:Elif Kevser SARIKAYA 

"SON"





Yorumlar

Popüler Yayınlar