KALEMDAR 8.SAYI
Mirac Ali TAŞ
Zehra ULUBABA
EDİTÖR
İklil Naz AVCI
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
FOTOĞRAFLAR
Asuman YILDIZ
İkbal Rana BOZKURT
Mirac Ali TAŞ
Nida GÜLIRMAK
Tesnim ÇELİK
Yaren KASIMOĞLU
Zehra ULUBABA
YAZARLAR
Cansu DAŞTAN
Ebubekir MARABOĞLU
Emine Zeynep TUNCEL
Eren ŞEKERCİ
Ergül ERDEM
Fadime KİREMİT
Fatma ŞİMŞEK
Feyza Naz KÖMÜR
Funda ATEŞ
Mehmet Ali YILMAZ
Muhammed Batuhan YELİ
Hızır İrfan ÖNDER
Nazlı AKGÜL
Oğuzhan GÜNEŞ
Semra KARAKÖK
Sinem YİĞİT
Sümeyye
Sultan GÖLCÜK
Tesnim ÇELİK
Zehragül GÖLCÜK
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
KAPAK TASARIM
Zehra ULUBABA
BİR GÜN DÖNECEĞİZ
Bir gün döneceğiz.
Halep'ten ayrılanların
duvarlara yazdığı yazı buydu.
Suriye'den ayrılan çocukların
otobüsün camına yazdığı yazıda,
Filistinlilerin boynunda taşıdığı anahtarda da
bu yazıyordu.
Karabağ'daki Şuşalıların tapusunda da.
Fahreddin Paşa bu uğurda
ruhunu bırakarak ayrılmıştı Ravza’dan,
Son Osmanlı askeri Iğdırlı Hasan Onbaşı Kudüs'ten,
Abdulhamid Han Filistin'den...
Tüm ayrılışlarımız
bir gün döneceğiz muradı ileydi...
Biz Mekke’den de böyle garip ayrılmıştık da,
Dönüşümüz muhteşem olmuştu.
Bir gün geri döneceğiz
ve tüm İSLAM beldelerine
dönüşümüz muhteşem olacak.
Bir gün döneceğiz.
Önce geçmişimize, özümüze, aslımıza
dönecek, sonra tüm hasretlerimizi, özlemlerimizi, kırgınlıklarımızı,
yorgunluklarımızı alıp Halep'e, Hama'ya, Humus'a, vedalaştığımız yurtlarımıza döneceğiz.
Bir gün döneceğiz,
şenlenecek evimiz, barkımız,
düğün yeri olacak sokaklarımız,
göklere uçurtmalar salacağız.
Çocuklarımız korkmadan el sallayacak üstlerinde uçan uçaklara.
Yeniden top koşturacaklar sokaklarda.
Çitlerini tamir edip boyayacağız bahçelerimizin,
duvarlarını, tavanlarını yeniden onaracağız
evlerimizin.
Hasret gidereceğiz zeytin ağaçlarıyla,
selamlaşacağız göçmen kuşlarıyla.
"Yeniden doğduğumuz topraklara döndük." diye haykıracağız.
Yeniden anıları konuşacağız akşam sofralarında.
Evlerimizde bayram sabahları telaşları yaşanacak.
Halep'te tüm evlerin ışıkları yeniden yanacak,
sokakları bayram yeri olacak.
Camilerimizde yeniden ezanlar okunacak.
Bir gün döneceğiz.
Anonslar verilecek
şehrin meydanlarından:
"Ey insanlar, canınız, malınız, ırzınız emniyettedir."
Bir gün döneceğiz.
Yeniden toparlanıp,
Suriye'ye, Halep’e, Şam'a, Hama'ya, Humus'a döneceğiz.
Sonra varacağız o duvarların önüne.
Yeniden yazacağız:
"Bir gün geri döneceğiz demiştik ya,
döndük..."
Semra KARAKÖK
DUVARDAN VİCDANLAR
Yedi kat yer altı mahzen
Girmeden nefsin anlamaz mısın ah sen
Dört tarafım duvar duyulmuyor acım kesin
Ki yılan sana dokunmuyordu yıllardır çıkmadı sesin
İnledi yer gök gördü acımı, şahitti o duvarlar
Beni duymasan da duymuştun acımı elbet etraftan
Haykırırdı haberimi büyük küçük ekranda
Keyfine denk değildi acım ama yer de mi yoktu duanda?
Ağzından çıkan söz gösterir kalbindekini
"Seni ilgilendirmeyen" âkıbetim yok etti binlercemizi
Hani kardeşti insanlar,imkanın
olsa kurtarırdın dünyayı
Verdiğin sözler seni duysa utanıp susmaz mıydı?
Bir zamanlar çocuktuk her birimiz açtık gözlerimizi dünyaya
Sen ayrı diyardaydın yollar serilirdi bir "ıngaya"
Beni de severdi annem hem de canından bile çok
Bir canı olsaydı şayet, verirdi bana şüphe yok
Vicdanını rahatlatmak için tarihimizi suçladın
Peki şimdi tarihe ne diye yazılacak adın?
Kirlenmiş bir dünya bu elimden ne gelir dedin
Durup paslandın yerinde, tozdan farkın ne senin?
Elinden gelmese de kalemin var, dilin var
Sen de insansın elbet senin de yüreğin var
Yalancıktan da olsa timsahlar bile ağlar
Duydu beni titredi dört tarafımdaki duvar
Sense duydun ve sustun, betondan ne farkın var?
Zehra ULUBABA
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
ZAMAN DENİZ VE İNSAN
Bir deniz var içimde,
Ne dalgası dinmiş ne kıyısı
Her bakışımda kaybolurum
O engin maviye
Sanki sonsuzluk, ellerimden tutmuş,
Beni hep daha derine çağırır vaziyette.
Gün batımları konuşur benimle,
Sıcak bir fısıltıyla:
"Her batan güneş bir hikaye taşır,
Ve her hikaye yarım kalır"
O hikayelerde ben varım,
Adımlarımdan yankılar,
Gözlerimden düşen gölgeler.
Yıldızlar sıralanır gecemde,
Her biri bir hayalin anısı
Onlar, zamanın sessiz tanıkları,
Kaybolmuş bir haritanın izleri.
Yollar yürüdüm, taşlı ve kavisli,
Ayak izlerimden yankılar.
Bazısı umutla dolu
Bazısıysa gölgeye karışır durumda
Her adım bir soruydu aslında,
Cevaplarını bulamadığım,
Ama yine de sormaktan vazgeçmediğim.
Zamanın kıyısında beklerim,
Bir dalganın beni çağırmasını
Ne gemi oldum ne liman,
Sadece bir yolcuyum,
Kendi denizimde savrulan.
Her rüzgar, başka bir yöne taşır beni,
Ve ben, kim olduğumu yeniden ararım.
Hayat dedikleri, belki de bu:
Bir rüzgarın saçlarına dokunuşu,
Bir yaprağın sonsuzluğa savruluşu,
Ve insanın kendini hep
Bulmaya çalışması.
Ama ya zaman?
Zaman, hep aynı kıyıda oturur,
Sessiz ve sabırlı
Ne konuşur ne el sallar,
Sadece bekler,
Bizim onu anlamamızı.
Ve deniz…
Deniz, içimde büyüyen bir yankı,
Dalga dalga genişleyen bir sessizlik
Her damlasında bir düş gizli,
Her tuzunda bir gözyaşı.
Ve onun fırtınasında,
Kendimden kaçmaya çalışırım
Ama deniz,
Beni hep geri getirir,
Çünkü nereye gitsem,
O içeride kalır.
Fadime KİREMİT
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
ŞİTÂZEDE
Pencerenin önüne geçtim, sağ yanıma çayı aldım
Demli demli yudumlarken sol tarafımı boş bıraktım
Erken gelen karı izliyorum
Sanki kaldırıma, ağaca, dağa değil de
Yüreğime yağmış, öyle üşüyorum
Her bir izde kararlılıkla bir şeyleri arıyorum
Aramakla bulunmaz diyorlar,
Belki de ben bulunmazlara vurgunum
Bu ahval daha ne kadar sürecek, yoksa kader kedere mi dönüşecek?
Hayat bilinmezler ve bulunmazlar içinde mi seyredecek?..
Tüm bu sualler içinde tek yanıt çınlar aklımda:
Yaradana boynumuz kıldan incedir, amenna!
Fakat susmaktan yoruldu içimdeki vâveylâ...
Yürümeyi yeni öğrenen bebekler gibi
Kalkıyorum, yürüyorum ve düşüyorum
Onlardan tek farkım,
Düştüğüm yeisten çıkamayacağım diye çok korkuyorum
Elimi her an tutana sığındım,
Açtıracağı çiçekleri düşleyerek sarsılmaz limanıma sarıldım
Yüreğimde açacak çiçek bahçesinin renkleri ve ferahlığıyla,
Temaşa ediyorum usul usul yağan karı zevk-ü sefayla
Birbirine değmeden yere doğru süzülen ve emsali olmayan kar tanelerine
Ve tanelerin birleşerek örtü gibi etrafı sarmalamasına hayretle;
Yavaş yavaş hayatın inşa edileceğine dair büyük bir işaretle;
Gecenin ardından gündüzün, kışın ardından baharın geleceğine ümitle;
Beni en iyi bilene teslimim her zerremle…
Cansu DAŞTAN
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
KENDİNE RASTLAYAMAYANLAR
Ben diye başlıyorsun sözlerine oysa sen diye varıyor benim rıhtımıma o sözlerin. Daha fazla tanıyorum belki de seni senden. Her merağın ardında bir sükuta teslim ediyorsun kendini, cevaplamadan hiçbir sualini öylece yürüyorsun bir sonu gelmez sahilde. Oysa kendinden başka herkese hazırdı suallerin, cevapların... Her gün bir yabancı taşıdın beraberinde, taşıdıkça ağırlaştı, ağırlaştıkça büküldü belin. Bir el uzatsan kâfiydi ancak sen kendinden kaçtın durdun, hem de sırtında bir ömrü taşımak pahasına geçtin ara sokaklardan, bir sürü insana rastladın ama rastlamadın bir çıkmaz sokakta kendine, sırtını çevirdin, arkana dönmek gelmedi içinden; belki de yoktu yüzleşmeye vaktin, saatin...
Sakladın sözlerini kendinden, oysa bir çocuğa kurduğu oyunu yıktırıp yeniden kurduracak kadar cüretkâr sözlerin vardı. Bir damlanın gözden süzülürken geçtiği çizgilerin haritasını bilirdin, güvercinin kanadı boş kalmasın diye ilmek ilmek işlerdin mektubuna sözlerini. Nedendir bu kırk yıllık küskünlük, nedir bu saçlarına konan beyaz fırçalar, nedir bu kendinle başbaşa kaldığın her an tersine tersine yürüdüğün yollar...
Başını alıp gidiyorsun bir akşam vakti, geriye senden bir "sen" kalıyor, kendini götürüyorsun peşi sıra ve yine farkında değilsin bunun. Bavuluna sen dışında her şeyi koyduğuna inanıyorsun, kendini ya nereye bırakıyorsun? Anahtarı saksının altına, balıkları alt komşuya, yenilmemiş ve muhtemelen bir daha yenilmeyecek olan ekmekleri pencere önündeki kuşlara... Kapattın şartelleri, tencerede ne zaman bıraktığını bilmediğin yemeği döktün kapı önüne bir garip bulup yer diye düşündün. Dokuzuncu katta tek yaşayan herkesin derdine koşan ama bir türlü kendine varamayan bir adam vardı peki ya kime, nereye bıraktın onu?
Eşya bırakılır kenara, olmadı bir antikacıya... Hatıralar unutulur bir gecede, olmadı senelerce... Peki ya insan nereye bırakır kendini? Bir kreşe emanet edilemeyecek kadar büyük, bir huzur evine gidemeyecek kadar küçükse insan, nasıl kaçar kendinden ötelere?
Zehra TURKAY
Fotoğraf: Yaren KASIMOĞLU
HİSLERİMİN TERCÜMANI KEDİLER
Ben yazmalıyım.
Yazdıkça kör kuyularımdan sular fışkırıyor.
Gözlerimin körü bu suyla şifa buluyor.
Kalbimdeki buzlar kiloyla eriyor.
İçimi ferahlatan bir tutam su oluyor.
Yâa o koca buzlar, derdimin yanında bir tutam kalıyor.
Karış karış tozlar sıyırılıyor aklımın uçlarından.
Cevherler parıldıyor her bir köşesinde.
Kalbimin karanlık odalarına kapattığım, kapılarını perçinlediğim hislerim dilleniyor.
Bunca zaman susturulmanın hıncıyla yükselttikleri sesleri kulaklarımı tırmalıyor.
Her yanım kan revan.
En vahşisinden birer sokak kedisi kesiliyorlar başıma.
Ani reflekslerinden ürktüğüm, ne zaman ne yaparlar kestiremediğim kediler...
Küçükken en sevdiklerimdiler.
Şimdiyse korkuyorum;
Kedilerin öngörülemez hareketlerinden,
İçimden ne çıkacağını bilemediğim hislerimden.
Kedinin başını okşasam, eski günlerdeki gibi tekrar
Usulca dökülür mü duygularım?
O mırıldanarak sakince yatarken kucağımda,
Düşüncelerim fısıldar mı içimdeki saklı niyetleri?
Bazen öyle geliyor ki, ne ben kedilerin peşinden koşan eski küçük ben, ne kediler o ben peşlerindeyken kaçanlar
Şimdi ne kadar kovalasam da kaçmayacaklar
Biliyorum ya, ondan kovalamıyorum.
Yalnızca öyle uzaktan seyrediyorum, uzaktan sevgilerim gibi
Çok lazımsa gelir fısıldar diyorum elbet, saklı kalan niyetleri, taşıdığı derin duyguları
O kedi beni bulur.
Sonra bazı kedilerin bu uğurda yola çıktığı geliyor aklıma,
Bana ulaşamadan alıkonuldukları; acımasızca vuruldukları, zehirlendikleri...
Getirecekleri hisler, sözler bana uğramıyor.
Sokak başında oturmuş bekliyorum, elimde bir paket mama.
Onların canları alınıyor ellerinden, benim kulaklarım tıkanıyor içimdeki insanca seslere.
Taşıdıkları hislerim, o gelmesini beklediklerim ise pis poşetler içinde yüzükoyun uzanıyor, kedi bedenlerinde.
Emine Zeynep TUNCEL
13 Ekim 2024
"Acımasızca katledilen sokak hayvanlarının anısına..."
Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU
SUÇLADIM VE SUÇLUYDUM
Aşıkları suçlardım,
Ne dert! Ne keder!
Alırdım laubaliye,
Düşerdim kinayeye,
Aşıkları suçlardım,
Sevgiye verdikleri zarardan,
Bizden uzaklaşmaktan,
Yarınlar yokmuşcasına yaşamaktan,
Aşıkları suçlardım,
Nefretten, savaştan,
Haykırışlardan, isyanlardan,
Fikr-i luzümsuz derdim uzaklardan
Suçluların en büyüğü imiş,
Bu anlamsız suçlayanlardan.
Sanamaz ki kimseler suçlayanlardan,
Unutulur gider sözleri bu dünyadan.
İşte suçumla döndüm yüzüne,
Eleştirirdim bankın bir köşesinde,
Sanki vurmazdı okların,
Kalbimin tam köşesine.
Ağlarım şimdi usulca,
Ya olamazsam seninle.
Bağrıma taş bassam bile,
Doğamam küllerimden, yanarım acılarım ile.
Muhammed Batuhan YELİ
Görsel: Yapay Zeka ile Tasarlandı
KRİSTAL KALPTEKİ YAĞMUR
Uzun zaman önce, gökyüzünün derinliklerinde huzursuz bir yağmur bulutu yaşardı. Bu bulut,diğer bulutların aksine, her damlasında insanlara olan sevgisini taşırdı. Gökyüzünden dünyaya her inişinde, insanların telaşlı yaşamlarını izler ve onların mutluluğu için yağmur damlalarını dökerdi. Bulut, gökyüzüne ilk çıktığında her şeyi hayranlıkla incelerdi: rüzgarın serin dokunuşunu, ağaçların sessiz dansını, denizin engin maviliğini ve en çok da insanları...
İnsanlar, bulut için dünyadaki en değerli varlıklardı. Gözle görülmeyen ipliklerle kalbinin derinliklerinde bağlıydı insanlara. Neden bu kadar bağlı olduğunu bilmiyordu ama seviyordu işte. En çok insanları seviyordu. Öyle sevmişti ki her gün onlar için çalışır. Dünyadaki tüm damlaları onlar için arardı. Her gün sadece insanları düşünür. Yağmur yağdığında ne kadar mutlu olacaklarını hesap etmeye çalışırdı. Onların gülümsemesiyle sevinir, üzüntüleriyle hüzünlenirdi. Ama ne yazık ki insanlar onun varlığını pek fark etmezdi. Bulut, her yağmur damlasında onlara olan sevgisini ve ilgisini anlatmaya çalışırdı, fakat insanlar onu anlamaz ve kaçarlardı.
Bir gün, bulut yine gökyüzünde biriktirdiği su damlalarını yağdırmaya hazırlandığında, içindederin bir hüzün hissetti. İnsanlar neden onun sevgisini anlamıyordu? Onları bu kadar severken, neden sürekli kaçarak onu üzüyorlardı? Her seferinde kendini bir sebep bulup teselli ederdi. Bugün herkes çok yorgundu, yağmurumu dinlemeye fırsat bulamadılar. Bugün kötü bir gündü yoksa muhakkak beni dinlerlerdi. Bugün yağmur yağacağını tahmin edemediler yoksa muhakkak çok sevinirlerdi. Bugün... Bugün... Bugün... Gerçeği hep redderdi. İnsanların onu çok sevdiğini sadece şansının yaver gitmediğini kendine söylerdi.
Yani hep kandırırdı kendini. İnsanlar ne zaman yağmura ihtiyaç duysa bulut hep orada olurdu. İhtiyaç duyulduğunda yardım ederek iyi bir iş yaptığını düşünürdü. Yağmur yağardı ama kimse buluta bakıp ona teşekkür etmezdi. Yine de hiç pes etmezdi. Bir gün benim verdiğim değeri onlar da bana verecek, derdi. Her hayal kırıklığında onlar için daha çok çabalar, daha çok yağmur getirirdi fakat her seferinde hayal kırıklığına çıkardı yol.
Yine böyle bir gündü. Bir hafta öncesinde öylece durup düşünmüştü yine. Yoksa onlar bana benim verdiğim değeri vermiyor mu? Sonra aklını susturdu. Bütün hafta kendi için hiçbir şey yapmayarak her taşın altından bir damla topladı. O kadar çok topladı ki yılın en yağmurlu günü bu olacaktı. İşte bu sefer beni görmezden gelemeyecekler, dedi.
Yağmur damlalarını dökmeye başladığında, içinde bir umut ışığı yanmıştı. Belki bu sefer insanlar onu fark eder ve değerini anlarlardı. Ancak, yine beklediği gibi olmadı. İnsanlar hızla kaçıştı, şemsiyelerine sarıldı ve yağmurdan saklanmaya çalıştı. Bulut, bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştı. Onlara gürledi:
"Neden benden kaçıyorsunuz, neden?"
Bir cevap yoktu.
Yine aynısı oldu; yine,yine, yine. Dedi. Kendi içine gömüldü. Sustu. Konuşmadı. Göz ucuyla bir kez daha bakmadı insanlara. Çiselemeye başladı. Kalbinden akan yaşlar yeryüzüyle buluşuyordu. Sanki biri kalbini sıkıyordu ve yağmur kalbinden damlıyorduAncak bir anda... Bir anda bir şey oldu. Daha önce hiç olmayan bir şeydi bu. Balkonda oturan bir kişi, yağmurun sesini dinlerken bulutun hüzünlü melodisini fark etti. İçinde derin bir ses uyandı. Gözlerini gökyüzüne dikti ve bulutun dikkatini çekmek için seslendi: "Hey, neden bu kadar üzgünsün, yağmur bulutu?"
Bulut şaşkınlıktan öylece kalakaldı. Ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştı. Diğer bulutların arasından sıyrıldı. Yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. Elini kaldırdı. Gökyüzünde biraz süzülüp insana yaklaştı. Bu gerçekten bir insandı. Onu fark eden bir insandı. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı. Sonra düşündü. Hayır, bir yanlış anlaşılma bu. Hayır, hayır deyip geri eski yerine döndü.
Biri onu fark etmişti. Hayır, bir insan onu fark etmişti. Fark etmekle de kalmayıp onun üzgün olduğunu anlamıştı. Kafasını iki yana sallayıp güldü. Hayır, hayır bu doğru değil. Eminim bana seslenmiyordur. Hiçbir insan bu zamana kadar beni fark etmemişti. Hiçbir insan benim duygularımı anlamadı.
Sonra yine bir ses duydu.
"Sana diyorum. Neyin var Bulut?"
Bulut bir an için sessiz kaldı. Sonra içinde fırtınalar koptu. Damlalar etrafa sıçradı. İçi içine sığmadı. Bağırmak, haykırmak istedi. Bir insan beni merak ediyor, demek istedi. Sonra içindeki çoşkuya rağmen yavaşça cevap verdi.
"İnsanlara o kadar çok değer verdim ki her gün, her saniye... Verdiğim değer katlanarak arttı.
Ama kimse... Kimse benim verdiğim değer karşılığında bana bu değeri veremedi. Benim verdiğim değere eşit bir değer vermelerine de gerek yoktu sadece biraz olsun... Biraz olsun sevilmek ve değerli olduğumu hissetmek istemiştim. Beni anlayabiliyor musun?"
İnsan, derin bir nefes aldı ve gözlerini buluta dikti.
"Belki de insanlar senin değerini hiçbir zaman anlamayacak. Biliyor musun, bazen ben de aynı hislerle boğuşuyorum. Ne kadar çabalasak da kimse anlamaz, kimse değer vermez.
Aslında hayatın acımasız gerçeği bu. Herkesi memnun edemeyiz. Bazen sevdiğimiz insanlar bizi sevmez. Bazen bizi seven insanlara biz yeterince değer vermeyiz."
Bulut'un içinde simsiyah bir küme oluştu. Küme büyüdü, büyüdü... Aslında İnsan'la konuşmaya başladığında umudu yeşermişti. ''Biz insanlar çok meşgulüz, bu yüzden sana değer verdiğimizi yeterince hissetiremedik. Çok üzgünüz. Aslında seni çok seviyoruz."
Beklediği sözler bunlardı.
Bulut' un Kristal kalbi o an çıtırdadı. Parçalanmıştı. Ve o an durup düşündüğünde aslında kaldı. Tüm çabalarının boşa gittiğini gördü. Kırılmış kristal kalbinde insanlara sevgisiyle yaşadı. Gelecekte onu neyin beklediğini gördü. Kendini bütün çabalarını etraftan toplarken buldu. Bir fırtınanın ortasındaydı. Kollarında topladığı çabası tek tek fırtınayla dağılıyordu.
Yetişip yakalamaya çalıştı. Savruldu. Savruldu. Avucunda bir parça çabası kaldı. Ona baktı.
Avcunun içinde sımsıkı tuttuğu bir parça çabasını kalbine götürdü. Başını eğdi. O an sadece kanı değil; göz yaşları, umutları, hevesleri, her şey donup kaldı"Sudan oluşan bu kalbim ilk defa bir yağmur olarak değil de bir acı olarak taştı. Sanki kalbim dondu ve bir kayaya fırlatıldı. Bilemiyorum, gerçekten bilemiyorum. Ben çok değer verdiğimi düşünüyorum. Veriyorum. Buna eminim. Ama neden... Neden verdiğim değeri alamıyorum.
Neden insanlar beni anlamıyor? Ne zaman beni anlayacaklar? Ne zaman beni düşünecekler? Anlaşılmayı hak ediyorum. Ben de anlaşılmak istiyorum. Sorun benmişim gibi hissediyorum. Ben yalnızlığı mı hak ediyorum? Değer verdiğim her insan teker teker kalbimi kırıyor. O kadar kötü bir varlık mıyım?. Varlığım insanları mutlu ediyor sanmıştım. Sadece birinin, hayır sen kötü bir bulut değilsin demesini bekliyorum. Demek ki bütün çabalarım nafile? İnsanları mutlu etmek için yaptıklarım boşa mı?"
İnsan, soğuk bir gülümseme ile devam etti: "Belki de. Her zaman takdir edilmeyi beklemek sadece daha fazla hayal kırıklığı yaratır. Bazen anlamak lazım, ne kadar çabalarsan çabala, herkes seni takdir etmeyecek. Bu, hayatın acı gerçeklerinden biri."
Bulut, insanın bu karamsar sözleriyle içindeki umut ışığının sönmeye başladığını hissetti.
"Peki, ne yapmalıyım? Nasıl devam etmeliyim? Bu gerçekle ne yapacağım. Beni bekleyen bu kaderle nasıl yüzleşeceğim? İnsanlardan bana fayda yok. İnsanları sevmeye devam ettikçe yüreğim daha da parçalanıyor. Oysa değer vermiştim...Yüreğimi savurdum.
Üzülmeme gerek var mıydı? Hassas olan ben miyim, gaddar olan onlar mı? Üzüyor...
Üzüyor... Artık üzülmek istemiyorum. Esas hatanın bende olduğunu biliyorum. İnsanların
tavırlarında bir sorun yok. Onlar insan... İnsanların normal davranışları. Şaşılacak bir durum
yok. Onlar hep insandı. Bencil, hırçın, nankör, çıkarcı... İnsanlar normaldi. Normal olmayan bendim. Bu hisler bana yabancı. Ama hayır. Benim insanlar gibi olmam lazım. Benim kendimden kaçmam lazım. Bulanık sular, beni içine çekiyor. Bu bulanıklıkta kendimi buluyorum ama bulmasam daha iyi."
İnsan, bulutun bu çaresizliğini gördü. O an insan olmaktan utanç duydu. Bulutun insanlar için kendini bu kadar yıpratması onu üzdü. "Devam etmelisin," dedi. Gözlerinde üzüntüyle "Ama beklentilerini düşük tutarak... Herkesi mutlu edemezsin. Belki de sorun, verdiğimiz değeri başkalarından beklemekten kaynaklanıyor," dedi. "Bizim değerimiz, başkalarının bize verdiği tepkiyle ölçülmemeli. Kendini sevmen ve değerini bilmen, başkalarının seni takdir etmesinden daha önemli. Herkesi mutlu etmeye çalışırken en çok kendini üzmüşsün. En çok ihmal ettiğin şey kendin olmuşsun... Bunu fark etmelisin."
Bulut, hala tereddüt içindeydi. Kafası çok karışmış, neyi düşüneceğini şaşırmıştı. Bunca zamandır içinde bulunduğu durumu yeni yeni anlamlandırıyordu.
"Ama nasıl başaracağım bunu? Bunca zaman hep insanlar tarafından takdir edilmeyi bekledim. Nasıl kendimi takdir eden ben olacağım?.."
"Bu kolay bir yol değil, kabul ediyorum. Ama sana şunu söyleyebilirim ki, değerini bilmek içsel bir yolculuktur. Kendinle barış yapmakla başlar. Evet, insanlar seni anlamayabilir. Evet, çoğu zaman yalnız hissedebilirsin. Ama bu yalnızlıkta, kendi varlığını ve gücünü bulabilirsin."
Bulut, hala ikna olmamış gibi iç çekti. "Kendi varlığımı bulmak... Ne kadar zor bir şey bu.İnsan, hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Evet, zor ama imkansız değil. Kendi değerini keşfettiğinde, dışarıdan gelen onaylara ihtiyaç duymayacaksın. Yağmuru sırf insanlar mutlu olsun diye değil, sen kendin mutlu ol diye yağdıracaksın. Ve o zaman, gerçekten huzur bulacaksın."
Bulut, insanın bu sözleri üzerine derin bir düşünceye daldı. "Belki de haklısın. Kendimi keşfetmek için bir yolculuğa çıkmalıyım."
Kendine değer vermek ne demekti, başta anlamadı. Uzun zamandır sadece insanlara değer veriyordu. Onlar için çabalıyordu. Çünkü insanları seviyordu. Ama gerçek sevgi bu muydu?
Gerçek sevgi, varlığını başkasına mı adamaktı? Kendini mutlu etmekte bir sevgi değil miydi?
Sevgiyi hep insanlardan bekledi. Eğer insanları gerçekten çok severse insanların da onu seveceğini düşündü. Ama öyle olmadı sevmeye devam ettikçe alçaldı. Her gün daha fazla değer verdikçe sıradanlaştı. Kimsenin gözünde bir önemi kalmadı. Eğer bulut kendine değer vermezse bir başkası ona bu değeri nasıl verirdi ki?..
Kendi için hiç düşünme fırsatı oluşturmayan bulut, bu sefer sadece kendini düşündü.
Dünyadaki varlığını, yağmurlarını, kalbini... Dünyanın her bir köşesini dolandı. Daha önce üzülerek geçtiği her bir sokağı tekrar dolandı. İnsanlar için harcadığı vakitleri izledi. Onlar için neler yaptığına baktı. Evet, bulut bunu hak etmemişti. O, çok değer vermişti. Ama insan hep insandı.
Aklındaki bu düşüncelerle göğe yükseldi. Tekrar tekrar gezdiği yerleri gezdi. Bir gün daha önce hiç uğramadığı, yağmurunu daha önce hiç getirmediği bir yer olduğunu gördü. Önce şaşırdı. Her yeri bildiğini düşünüyordu. Burayı atladığını hiç fark etmemişti. Burası göz alabildiğine uzanan kurak arazi, çatlamış toprağın hüzünlü manzarasıyla doluydu. Toprağın yüzeyi, yılların getirdiği kuraklıkla derin yarıklarla kaplanmıştı. Her adımda yükselen ince toz bulutları, uzun süredir yağmur yüzü görmemiş bu diyarda yaşamın zorlu mücadelesini hatırlatıyordu. Ufuk çizgisine kadar uzanan bu tozlu çöl, sararmış ve kurumuş otlarla süslenmişti. Bitkiler, yaşamdan umudunu kesmişcesine eğilmiş, birer birer yere serilmişti.
Toprak cehennem ateşi gibi yanıyordu. Bu yanmış toprağın üstünde bir grup insan sıcaktan bitap düşmüş gökyüzüne doğru dua ediyordu. Bulut uzaktan insanları izledi.
"Beni isteyen birileri var ama ben daha önce hiç fark etmedim. Beni üzen insanlara o kadar odaklandım ki onların peşinden o kadar çok koştum ki hiç fark etmemişim. Ben o insanlara yıllarımı harcadım, beni bir kez sevsinler diye her gün daha çok çalıştım ama beni hiç sevmediler. Burada beni bekleyenler var..."
İçinde garip bir his oluştu. Ne dolup taştı ne de yüreği kuruyup kaldı. Garip bir his ve yüzünde ufak bir gülümseyişle yarılmış toprakların arasını ılık yağmuruyla doldurdu. Cılız bitkilerin kökleri yıllar sonra suyun özlemini giderdi. Ve insanlar... İnsanlar bulutu çok şaşırttı.
Her biri yağmurda dans ediyordu. Bazıları kap getirip yağmuru biriktiriyordu. El ele bulutun altında dönmeye başladılar. Bazıları sevinçten ağladı.
Bulut yıllardır bunu beklemişti. İnsanların yağmura bu kadar çok sevinmesi onun çoşup gülmesine sebep oldu. Mutluluktan ağladı. Bir süre etrafına sevinç saçtı.
''Görüyor musunuz?! Benim için seviniyorlar. Beni seviyorlar.Gökyüzünde bir oraya bir buraya süzüldü. Yıllardır yapamadığı sevinç gösterisini burada yaptı. Kendi etrafında döndü. Koskocaman olup her yere yağmur yağmasını sağladı. Nefes nefese kaldı. Sonra biraz durdu. Yüzü gülüyordu. Yavaşca öyle kalakaldı. Yüzündeki gülümseme soldu. Bitmişti. Sevinci de buraya kadardı. Yıllardır tek istediği buydu. Sadece sevildiğini hissetmek istemişti ama şimdi ne olmuştu? Sevildiğini hissetmişti ama bu da bitmişti.
"Yıllarca bunun için mi çabaladım?" dedi. Sahi bunun için miydi? Sevinçten etrafta doyasıya süzülmüştü ama durduğu an fark etmişti ki bu onu ne bir adım ileri götürmüştü ne de bir adım geri. İnsanların onu sevmesi onu yüceltmemişti. Bulut hala buluttu. İnsan da hala insan.
İşte o an bulamadığı soruların bulamadığı cevaplarını fark etmişti. Bulut, bulut olduğu için vardı. Bu yüzden özel bu yüzden kıymetliydi. İnsanların onu sevmesi, değerini anlaması ona gerçek bir huzur getirmemişti. Gerçek huzur getiren şey bulut olmasıydı.
Nazlı AKGÜL
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı
LADES
Seninle hiç yan yana gelmeden gezdik o sokaklarda
Aynı yağmurda huzur bulduk,
Aynı karı tattık o soğukta.
Aynı çöpe attık çöplerimizi,
Aynı kedi korkuttu bizi.
Birlikte gittik o kuytu mahalledeki meyhaneye,
Sahildeki midyeciye.
Aynı kitabı okuduk,aynı cümlenin altını çizdik,
Aynı sayfayı kıvırdık ikimizde.
Aynı yatakta uyuduk biz,ne çarşaflar terlettik…
Aynı yastığı kokladık sonra.
Aklımdaydın,aklındaydım…
Sinem YİĞİT
Fotoğraf:İkbal Rana BOZKURT
İKİ SORU ÜSTÜNE
İnsan neden yazar? Bir derdi olmalı, derdim hep. Kederden damıtmalı kelimeleri; okuyanın boğazını yakmalı. Yakmalı ki geçebilsin yazanın hissiyatı. Bir deprem karanlığı, bir tren kalkışı, bir haksız savaş olmalı, olsa olsa şu kalemden kelam dökecek. Yanılmışım. Çölün ortasında bir vaha hayaline kaç şiir sığarmış, o çöldeki meczuba bir bardak su uzatmak kaç derdine deva imiş... Hepimiz çölün ortasındaymışız; derdimizde münferit, davamızda tek yürekmişiz. Gönül ister bizler şu çölde derdini bir edenlerden olalım; gönül ister bir gölgelik olalım, nefessiz kalan bizde soluklansın.
İnsan neden okur? Varlık arayışında anlam bulabilmek için, deyip sizleri felsefeye iteyim. İnsan, tefekkür etmek için okur. Tefekkür, fikir kökünden türemiştir; bitkiler köküyle beslendiği gibi ruh da köküyle beslenir. Beslenir, gelişir ve fikirlerini anlam arayışına sokar. Bu hâl tefekkür hâlidir. Gerek hissiyatı beslemek, gerek eksikleri kapatmak, gerekse oturup dinlenmek için okuruz. Peki, bir Müslüman için okumanın anlamı nedir? İnancına mutabık olarak okur Müslüman. İlk emir "Oku!"dur Müslüman için. "Yaradan Rabbinin adıyla oku!" ve ardından da dünyaya gelişimizi açıklayan ayetler... Demek ki okuyacağız; okuyacağız ki ardından anlayacağız sebepleri, sonuçları ve amaçları. Velhasılıkelam, ilk emre tâbi olmak üzere okur Müslüman. Yanlışla doğruyu ayırt edebilmek için, muhabbet kuşu misali anlamdan bihaber olmamak için. Ya da sadakatinden... Sadece "O oku!" dedi diye okur Müslüman; emri verene olan muhabbetindendir bu.
Saf bilgi, kelimeler, satırlar, rakamlar... Bir tek bu imgeler değildir okunan. Gökyüzü de okunur, bir kuşun uçuşu da, bir kelebeğin narin kanatları da. Gökyüzünün dinginliği, "Sakin ol," demez mi hâliyle? "Gözünün alabildiğince bak bana ve anla ki beni yaratan benden de büyüktür," der. Derde düşersin de gecenin bir vakti varacak kapın olmaz ya; "Sakin ol ve gecenin çıkmasını bekle. Biliyorsun ki güneş doğacak ve aydınlanacak karanlığın," demez mi sema? Güven. Dağlara bak ve tefekkür et. Şu dağlar ki ne heybetliler. Onları yaratan öyle heybetli olmalı ki bu büyük saydığımız dağdan daha nicelerini sıra sıra bir sanatla işlemiş yeryüzüne. Dağların pozisyonuna göre iklimler tayin etmiş. O iklimleri yaratan ki her işi bir kanuna mutabık ve bu ilmin tümü zatında mevcut. O iklimlerin her birinde farklı binlerce meyve yetişir. Renk renk, boy boy ağaçlar gelişir. Bunca detaylı bir tabloyu ancak sonsuz bir kuvvet ve ilim çizebilir.
Bazen inkisara düşmelerim oluyor. Unutma nefsim, en küçük bir vücut parçana besleneceği damarı nokta nokta tarif edip yolunu tayin eden, sana da yolunu çizecektir. Okumaya kendinden başla; göreceksin ki milyonlarca kapı var, hepsi de trilyonlarca yol ayrımına düşer. Bozma odağını, devam et okumaya. Göreceksin ki yollar "el-Hâdi"de kesişmiş.
(el-Hâdi: doğru yolu gösteren)
Okuyan; okuduğu sadece ilminde kalmayan, bilgisiyle harekete geçen,
Yazan; yazdıklarıyla nice fidana can suyu olabilen kimselerden olma duasıyla...
Vesselam.
Feyza Naz KÖMÜR
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
YÜZÜNÜ YÜZÜME DÖNDÜREMEDİKLERİM
Söyleyemediklerim var benim içimde, sözümü geçiremediklerim.
Alargada durmuşum kavgalarıma, kelepçeleniyorum perişanlığımla, vicdansız bir aznavurun nazarında.
Yaralarımı sararken bir gönül savaşında,
Affedemediklerim var benim içimde, affımı isteyemediklerim.
Hayallerim var benim içimde, hayal dahi edemediklerim.
Merdiven dayamışım kırklarıma, tırmanıyorum acılarımla, geçitsiz bir kayalığın yamacında.
Özümü ararken viran insanlar sokağında,
Çözemediklerim var benim içimde, çözümü gösteremediklerim.
Kestiremediklerim var benim içimde, ite köpeğe ezdiremediklerim.
Sandıklara kaldırmışım umutlarımı, alevleniyorum korkularımla, çatısız bir yuvanın ocağında.
Çaresizliğe boğulurken bir sigara dumanında,
Söndüremediklerim var benim içinde, yangınını göremediklerim.
Bekleyemediklerim var benim içimde, terk edemediklerim.
Kulağımı kapatmışım hasımlarıma, avunuyorum anılarımla, amansız bir yalnızlığın karanlığında.
Pusulamı kaybetmişken bir densizlik ormanında,
Dinleyemediklerim var benim içimde, sesini dindiremediklerim.
Alışamadıklarım var benim içinde, alaşağı edemediklerim.
İhtiyatsız bozmuşum yeminlerimi, çirkinleşiyorum ayıplarımla, asılsız bir yargının avazında.
Nefsimi öldürürken bir cellâdın kucağında,
İnatlaşamadıklarım var benim içimde, imdadına yetişemediklerim..
İncitemediklerim var benim içimde, incilerini döktüremediklerim.
Sokakta bulmuşum canımı, vuruluyorum çocuklarımla, soluksuz bir gecenin şafağında.
Köşeye sıkışırken bir dargınlık kaldırımında,
Yüzünü göremedikleri var benim içimde, yüzünü yüzüme döndüremediklerim
Ergül ERDEM
08.12.2024-25.12.2024
Evlatlarımla Sınanıyorum…
Fotoğraf: Mirac Ali TAŞ
NERESİNDEYİZ ÖLÜMÜN?
Her mevsim cehennem!
Kalbimiz buz tutuyor!
Artık takım elbiseli zalim!..
Hayat Yusuf’un kuyusu
Ömrümüz çıkmaz sokak
Zaman kördüğüm!..
Adalet sarayları var ülkede
Ne yazık ki adalet yok!
Merhamet yok!..
Varsıllar hep aç! Biz tokuz
Neresindeyiz kıyametin?
Neresindeyiz ölümün?..
Hızır İrfan Önder
Fotoğraf:Esma ALAN
BİLİNMEZ MELODİLERİ BİLSEM KİMLER MIRILDANIR?
Trenle yolculuk yapmayı seviyorum. İzmir’den gelen mavi trene Balıkesir’den biniyorum, çoğunlukla gece yarısı yola çıkıyor, Eskişehir’e doğru aheste aheste seyrediyor. Genellikle tekli koltuklardan birisine yer ayırtıyorum cam kenarından ve yolculuk başlıyor. Yolda olmak birbirinden farklı insanlarla temas kurmayı birbirinden farklı hikayeleri dinlemeyi ızhar ediyor. Hoş, dinliyorum. Ara sıra ahesteliğine halel gelmesin diye olduğu yerde duruyor. İzmir mavi biz de duruyoruz ve biliyoruz ki bu bir fırsat! Biz diyorum yani ben. Kaçıncı çoğul kişiyim gerçekten bilmiyorum. Çakmağı ve sigarayı alıp kapıya yaklaşıyorum. Yeni bir alışkanlık genç yaşta öldürür yazıyor üzerinde. Mesela kaç yaş var şu sakallı abiyle aramda? Bilmiyorum. Sigara içerken bir diğeri yaklaşıyor yanıma ardından bir başkası, tanımıyorum hiçbirini, lafa bodoslama dalıyor elinde sigarası sakalları henüz beyaza kaçmamış orta yaşın üzerinde olan; ben diyor doğuda görevdeyken, görev mi ne görevi merak ediyorum sormuyorum, annemler Ankara'dan Kars'a yanıma geliyorlar ellerinde ufak hediyeler, yiyecekler vesaire. Tren diyor tabi o zamanlar çok yavaş neredeyse zorla adım adım gidecek neyse diyor sigarası elinde dumanı şöyle bir üflüyor beş gün sürmüş yolculuk Ankara'dan Kars'a benim için yanlarında getirdiklerini o beş gün içinde yemiş içmişler diyor ne yapsın garipler, gülüyoruz. Söyledikleri güldüğümüzle kalmasın diye hatırdan yani sözün hatrından, öyle hala çok yavaş gidiyor diyorum ben de. Yıllar oldu yapmadılar ki diyor hızlı treni, hiçte yapacak gibi durmuyorlar. Yapmak isteseler diyor diğeri bir seneye kalmaz hallediverirler. Doğru diyorsun abi diyorum. Gecenin zifiri karanlığı yıldızlara torpil geçiyor ve aniden bir sessizlik çöküyor. Tren vakitsiz gider hep, tecrübelerim yanıltmıyor olacakları, yeniden rayları titreten o cızırtı kulaklarda kapı kapanacak acele ediyoruz hızlıca çekiyoruz ciğerlerimize. Yasakların yanına yanaşmayı ezeldendir bırakamıyor dünyalıklar. Neden böyleyiz? Tren hareket ederken kapı kapanmasın diye üzerindeki mandalı kaldırıyorum. Geçen sefer gözlemlemiştim şimdi işe yarıyor. Sen bu işi çözmüşsün diyor beyaz sakallı abi bir dahakine sigaraya çıkarken haber et beraber gidelim. Olur diyorum. Halbuki ikimizde bir daha karşılaşmayacağımızı az çok tahmin etmemize rağmen sözleşiyoruz işte, insanoğlunun eski bir alışkanlığı olsa gerek diye düşünüyorum. Gençliğin macera arayan yönlerini ilerleyen zamanlarda sönükleşen ışıklara benzettiğini sanmıyorum yaşlıların, ama yolda olmak iyi hissettiriyor, bunu seviyorum.
Mehmet Ali YILMAZ
Fotoğraf:Asuman YILDIZ
VAVEYLA
Bir güne daha güneş doğdu. Yavaş yavaş, Rab'bini zikrederek; lakin öyle bir yere doğarken zorlandı ki güneş, doğmak istemedi oraya o zulme şahit olmak istemedi.
Vaveylaları, feryatları, bomba seslerinin yankılarını...
Tanık olmak istemedi o vahşi zulme; parçalanmış hayatları, yüreği dağlanmış anneleri, ölen yavrusu kucağında semaya yalvararak ağlayan babaları, anne babasının vücudu yanında hiçbir şeyin farkında olmayan sadece mahzun yüreği sızlayan o minik bedenleri görmek istemedi güneş, doğmak istemedi o kan ağlayan coğrafyaya...
Filistin sokakları karanlık, yıkık, parçalanmış. Bir sessizlik hakim; ölmüş insanlığın ,vicdanın ,merhametin sessizliği ve bu canhıraş sessizliğin hissizliği...
Gökyüzü dayanamadı bu vahşete, yeryüzü tahammül edemedi. Dağlar yürütüleceğini, güneş dürüleceğini, yıldızlar dökülüp saçılacağını sandı bir anda.
Günlerdir devam eden bir katliam düşünün.
Uğruna akıtılan kan ile ağlayan Mescid-i Aksa'yı, her yıl kendi yurtlarından atılmaya zorlanan dini inanışlarını özgürce yaşayamayan, tüm insani haklarından muaf olan Filistin'i düşünün.
Zalimler usanmadı zulmetmekten ama Filistin halkı hiç fire vermedi direnişinden.
Ey İsrail, unutma ağlattın çocukların bir damla gözyaşı dahi senden daha mühim ve kıymetli!
Ey İsrail askeri karşındakilerin savunmasız kadın, erkek, çocuk olduğunu bile göre onları katledip bu vahşetle eğlenecek mutlu olacak kadar aşağılık ve rezilsin!
Meydana getirdiğiniz kan gölü elbet bir gün yutar sizi Kızıldeniz misali.
Hz. Musa yok diye sanmayın ki sonunuz uzaktır. Musa'nın Rab'bi mazlumun ,zulme uğrayanın yanındadır.
İşte o bize yeter;
O değil midir nice firavunlara boyun eğdiren,
Nice zalimin oyununu bozan,
Karun'u ve hazinesini yerin dibine sokan,
Ateş dolu bir hendekte İbrahim'ini yakmayan...
Annesinden babasına, gencinden yaşlısına hatta küçük çocuklara kadar sırtlanmış bir yük var omuzlarda.
O küçük çocukların ceplerinden düşmeyen sapan ve taşları, zalim İsrail askerinin kendi kirli mermisinden daha çok korku salar yüreğine.Ebabillerin de attığı taş değil miydi zalim topluluğu çiğnenmiş ekin tarlasına çeviren.
Filistin bir insanlık davasıdır. Din, dil, ırk ayrımı yoktur.Siyonist, ırkçı, emperyalist İsrail'in korumasız ve mazlum Filistin halkına uyguladığı insanlık dışı vahşetini; merhameti ve vicdanı olan herkesin kınaması, reddetmesi ve boykot etmesi gerekir.
Özellikle de Müslümanların katledildiği bir coğrafyada bizler İslam dinine müntesip olarak davalarını iddiamız kabul edip yaşantımıza entegre edebilirsek o zaman Müslüman kimliği daha farklı bir boyut kazanacak olması gereken minvalde ilerleyecektir.
İşte bunu bir başarabilsek, keşke bu yol üzere ilerleyebilsek, uyansak şu derin dünyevi uykumuzdan, şeytani arzu ve heveslerin tutsak edildiği bu nahoş zamanda hoş şeyler uğruna eda edebilsek söz ve davranışlarımızı.
Neden başımızı yastığımıza koyduğumuzda vicdanımız rahat olmasın.
Neden Filistin'e yapılan zulüm sosyal medyada 5-10 saniyelik karelerden ibaret olsun.
Neden artık bitsin dediğimiz vahşeti bitiren Selahaddin Eyyubiler, Ebu Ubeydeler olmayalım...
Bizler ne zaman pasif olursak o kadar aktif olur taş yürekli kalpsizler!
Unutma güzel insan senin bu davadaki ilken "Mazlumun sesi ol, umudu ol, Filistin'in direnişinin sembolü bulunduğun yerde sen ol."
Zehragül Gölcük
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı
YOL 7
Kadim bir ardıcın altındayım, dalları parçalayarak gelen rüzgarı ehlileştiren. Köklerinden uçlarına kadar sahici bir güçle dimdik ayakta. Ve ölüm kadar, hayat kadar; sevgi ve nefreti de birleştiren, şahitlik eden, meydan okuyan, değiştiren... Kadim bir ardıcın altındayım yer yüzünü gök yüzüne bağlayan. Ve pençeleriyle her ikisini sımsıkı kavrayan. Dibinde dökülen kanla, göz yaşıyla ve binbir çeşit hezeyanla beslenen. Kadim bir ardıcın altındayız. Hepimiz korku içinde onun şahitliğine şahitlik etmek üzereyiz. Kimimiz yanı başında ondan habersiz.
Kimimiz sezdi ancak anlamlandıramıyor olanları. Kimi topallayarak kimi koşarak kimi destek çıkarak. Ay ışığında el yordamıyla ilerliyorlar öylece.
Yakup sordu yabancıya:
“Sen de Yakup' u arıyorsun öyle mi?”
“Hayır”
“O zaman neden Yakup dedin bana?” Yabancı duraksadı bir an “Bilmiyorum, ilk aklıma geleni söyledim. Beni o çukurdan çıkarırken ay ardından parlıyor gibiydi ondandır belki”
“Belki de ardıcın fısıltısını duymuşsundur.”
“Ağaç nasıl fısıldasın amca?”
“Ağaçlar fısıldar hatta kimi sözleri anlatmaya tüm kainat fısıldar sen yeter ki dinlemesini bil.”
“Sen onlardan değilken nasıl duyabiliyorsun fısıltılarını?” dedi yabancı
“Onlardan olmadığımı nereden biliyorsun? Hem diyelim ki değilim; ben onları onlardan olmadığım için bilemiyorsam, sen de ben değilsin, benim onları bilip bilmediğimi nereden bilebilirsin ki?” Yabancı ne diyeceğini bilemedi. Ormandaki ağaçları incelemeye başladı.
Çevresindeki tüm ağaçları daha farklı görmeye başlamıştı sanki. Bir süre kapattı gözlerini, onların fısıltılarını duymaya çalıştı. Ancak duyduğu şey yaprakların hışırtısı, rüzgarın uğultusu ve köpeklerin havlaması oldu sadece. Sonra bu seslere birkaç kişinin bağırtısı eşlik etmeye başladı.
Ormanın girişine yaklaştıkça kasaba ahalisinin sesini duymaya başladılar. Hakim, Yabancı gelmeyince herkesi toplayıp aramaya çıkmış meğer. Yabancı buradayım diye bağırınca hepsi onlara doğru ilerlemeye başladı. Hakim koşup sarıldı
“Sana bir şey oldu diye çok korktuk, iyi misin?”
“İyiyim sadece ayağımı burktum. Büyük bir çukura düştüm. Yakup amca olmasaydı
çıkamazdım.”
“O kim?” dedi Hakim etrafına bakınarak. Yabancı arkasını işaret ederek Yakup amcanın olduğu tarafa döndüğünde kimseyi göremedi. “Gitti herhalde” dedi. “Umarım bir gün tekrar karşılaşırız.” Hakim yabancıya destek oldu kasabanın girişine kadar yürüdüler beraber.
“Eve biraz daha var istersen kıraathanede dinlen biraz, öyle gidelim.” dedi Hakim. “Hem olan biteni de anlatırsın”. Kıraathaneye girdiklerinde aylar öncesi gözünün önüne geldi yabancının. Buraya ilk geldiği zaman içini kaplayan huzuru hatırladı. Buram buram kitap ve çay kokusu. Gözlerini yakan sapsarı bir ışık. Ve birtakım sesler kulağına gelen. Şimdi bir zamanlar tanımadığı o insanlar gecenin bir vakti ormana koşmuşlardı onun için.
Önemsendiğini bilmek tarif edilemeyecek kadar güzel bir duyguymuş dedi kendi kendine.
“Bana bu kadar önem verdiğinizi bilmiyordum” dedi yabancı.
“Ne sandın seni orada bırakacağımızı mı” dedi Hakim
“Hem önemlisin hem değerli en çok olsa da tek korkan Hakim değildi” dedi Eyüp.
“Önemli, değerli aynı şey değil mi işte?” dedi Zeren
“Hayır, Önem güçle sınırlıdır, güç bitince önem biter. Değer sevgiye önemsemek güce bağlanır. Bizim için önemlisin çünkü sana beslediğimiz sevgi seni güçlü kılıyor.” dedi Eyüp. Kimi sevgi güçlendirir insanı kimi zayıf kılar. Dostlukların da sevginin de gerçeği, beklentisiz olanı insanı yüceltebilir ancak. Tıpkı bu ortamda olduğu gibi yargılamadan anlatabilir dinleyebilir dinlenebilir. Yabancı da bu insanlarla olmanın verdiği güvenle olanları anlatıyor diğerleriyse pür dikkat onu dinliyordu.
“Senin bu büyük çukur yalnız ardıcın dibindeki çukur mu”
“Yakup amca da ardıçtan bahsetmişti ama bahsettiğiniz yalnız ardıç mı bilmiyorum. Hem tonla ağaç var o ormanda onun özelliği ne ki?”
“ Orman sık ağaçlarla kaplı evet ama o ardıç hepsinden uzak bir yanı uçurum bir yanı çukurlarla kaplı. Ormanın en yaşlı ağacıdır o dibinde hazine var derler hep. Kaç tane define avcısı yakaladık dibini eşmeye, olmadı kesmeye çalışan.”
“Bir şey bulan oldu mu peki?”
“Yok be oğlum” dedi çaycı “ne hazinesi boş yere rahatsız ediyorlar garibimi. Hazineyi boşver de o adamın seni bulduğuna şükret yoksa o taraflarda zor bulurduk seni ismi Yakuptu değil mi iyi adammış.”
“Yok ismini bilmiyorum”
“Yakup amca demedin mi?” dedi Hakim
“Evet ama kendisi söylemedi emin değilim o yüzden”
“O söylemediyse sen nereden biliyorsun?”
“Sence ismim ne dedi Yakup dedim. Doğru dedi, ardıç fısıldamış işte bana da”
“Bu çocuk düşerken kafayı da çarpmış herhal” dedi çaycı
“Yani benim nezdimde o Yakup ama gerçekten Yakup mu değil mi bilemem”
“Bir buz muz getirin kafasına koyalım şunun” dedi çaycı gülerek
“Onun nezdinde sen kimmişsin bari”
“Musa”
“Biz isim söyleyince beğenmiyordun delinin teki ikna etmiş belli ki seni.”
“Deli değil de garip biri diyelim”
Eyüp araya girdi “Şaka bir yana ismi sevdiysen bundan sonra sana Musa diyelim mi ne dersin?”
Yabancı cevap vermeye yeltenecekti ki Hakim “Cidden bazen sesleneceğim ne diyeceğimi şaşırıyorum. Hem anlamı da güzel bak sen de kendi gerçeğini aramıyor musun, vasiyetini bir nevi?”
“Bilmem ki olur mu bana uyar mı?”
“Uyar Musa efendi bal gibi de uyar” dedi çaycı.
TESNİM ÇELİK
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı
Karanlıklardan Aydınlığa
RAHMAN
İnsanlığın muhkem, kaim, mutlak ihtiyacı olan muhteşem yaratıcımız.
Vahiy pınarının kaynağı sensin.
Yudum yudum, kana kana susamış, aciz ve muhtaç kullarını metin eden harika rahmet sahibi...
Öyle rahmet ki,
Nereden tutsak, nereden başlasak
Ellerimizi sımsıkı tutup güven, huzur, sekine veriyorsun.
Kalbimizin ritimleri değişiyor.
Tüm beden ve ruh bu rahmete şahit oluyor...
Görünenden görünmeyene,
Canlıdan cansıza uzanan yardım meleklerin,
Şefkat ve merhametin harmanlandığı sıcaklıkta,
Hemen oracıkta hali hazırda,
Damıtırsın sağanak sağanak güzden bahara olan ihsanını..
Rahman ;
İyiliğiyle çepeçevre kuşatan ,
Sükunet ile saran
Gaybi olan ruhtan, zahir olan bedene inzal olan Nûr.
Rahman;
Kendine gel diyen ikram,
Kendini bil diyen sevgi,
Kendinden başlayarak
Yola koyul,
Geliş, değiş, dönüş iyilik adına ne varsa..
Uzaktan yakına ellerimizi,
Yerden semaya kalkan yüzümüzü,
Hiç boş döndürür müsün nazlı kulunun,
Ismarlanmış temennilerini..
Rahman;
Diriltirsin, can verirsin
Kaldırırsın küçük dünyamın sığ dertlerini
Büyük olan Ukba'ya doğru kuvvet verir, kudret verir, güç verirsin..
Şu koskoca dünyada , sığınılacak tek yer bulamamışken
Ya Rahman deyip yalnız sana,
Yalnız sana kıble buluyorum.
Sonsuz şükür ve hamd,
Rahman sıfatınla tenezzül buyurmuşsun..
Rahman;
Karanlıktan aydınlığa,
Yokluktan varlığa,
Dünyadan ahirete,
Kuşatıcı kucaklayıcı rahmetini ,
Öyle güzel lutfedersin ki
Zerreden kürreye,
İnsanlık için elzem olan,
Alemlere rahmet Resullerin,
Güneş gibi parlak aydınlıklarını...
Sultan Gölcük
Fotoğraf:Nida GÜLIRMAK
BANA NE?
Üç maymun sembolünü hepiniz bilirsiniz. Bu maymunlardan birisi kulaklarını, diğeri gözlerini, öteki de ağzını kapatır. Bu sembolün altında yatan düşünce ise,
Mizaru: Kötü gözle bakma
Kikazaru: Kötüyü dinleme
İwazaru: Kötü söz söyleme
Bu düşünce şeklinin VIII. yy.da Hindistan'da ortaya çıktığı, Budist rahipler aracılığıyla önce Çin'e sonra da Japonya'ya geçtiği sanılıyor. Hindistan'daki kökeni ise “Görmezsek, işitmezsek, konuşmazsak, şeytan da bize dokunmaz; işimize karışmaz.” şeklinde özetlenebilecek “Vadjra” düşüncesine dayanıyor. Öyküsü şöyle:
''Çok eski zamanlarda bir dağın yamacında iyi ve akıllı bir maymun kral, diğer yamacında da şeytan yaşarmış. Kralın çok yaşlı ama çok da akıllı üç danışman maymunu varmış. İnançlarına göre öbür yamaçta yaşayan şeytanı gören ve sesini duyanlar sonsuza kadar lanetlenip taş kesilir, maymun krallığı da felakete uğrarmış.
Bu üç danışman maymun bir gün kralları için tepede nadide çiçekler ararlarken çalıların arasında bir hışırtı duymuşlar. Merakla çalıları aralayıp baktıklarında şeytanla yüz yüze gelmişler. Şeytan çirkin sesiyle çığlıklar atmaya başlamış. Maymunlardan birincisi görmemek için gözlerini kapamış ama şeytanın sesini duymuş. İkincisi kulaklarını kapamış ama o da şeytanı görmüş. Üçüncüsü ise hiçbir şey yapamamış, şeytanı hem görmüş hem de sesini işitmiş, bu ölümcül sırdan kimseye bahsetmemek için hemen ağzını kapamış. Kalplerinin taşlaşacağını bilerek ormanda dalları yere değen bir söğüt ağacının altına gizlenmişler. Gece yarısı bu sırrı kimseye söylemeyeceklerine söz vermişler.”
O günden sonra insanlar ne zaman gözlerini, kulaklarını ve ağzını kapatmış üç maymun görseler anlamışlar ki onlar şeytanı görmüş ve duymuşlardır ama korkudan bunu bir sır olarak saklamışlardır.
Elleriyle gözlerini, kulaklarını ve ağzını kapatan üç maymun sembolü bizde ''üç maymunu oynamak'' deyimiyle bilinir. Ancak bizdeki anlamı bu felsefenin tamamen uzağında. TDK'ye göre bu deyimin dilimizdeki anlamı, “gördüğü ve duyduğu bir olay hakkında görmemiş, duymamış ve söylememiş olduğunu belirtmek, gerçeklere gözünü kapatıp başını derde sokmamak, doğruları dinlemeden ve söylemeden kurnazlıkla aradan sıyrılmak.” şeklindedir.
İşte günümüzde karşılaşılan problemler, haksızlıklar, yanlışlar karşısında üç maymunu oynamak olağan hale geldi. İnsanlığın en önemli manevi hastalıklarından birisi de “neme lazımcılık.” Gittikçe yalnızlaşan ve bireyselleşen insanoğlu birbirine sevgi ve güven duygularını tamamen kaybetti. Schopenhauer’in dediği gibi “Büyük beyinler mutluluk peşinde koşsaydı insanlık olarak hiçbir ilerleme sağlanamazdı.” Ne var ki günümüz insanı kendi küçük dünyasında mutlu ve huzurlu olmayı yeterli zannetti. Büyük sorumlulukları ve fedakârlıkları küçük mutluluklara feda etti. Tamamen ferdi mutluluğa odaklanmış insan, bunu sağlayabilmek için toplumsal ve dini vazifelerini göz ardı etti. “Ben kendimi kötülüklerden koruyayım başkalarının ne yaptığı beni ilgilendirmez.” anlayışı kabul gördü. Hatta bunu bir meziyet gibi diğer insanlara yaymaya başladı. Çalışıyorsanız “Sakın etliye sütlüye karışma, başın ağrımasın; seni ilgilendirmeyen hiçbir şeyi görme, duyma, konuşma!” tavsiyelerini bolca duyar olduk. Çocuklarımızı bile okula uğurlarken “ Sakın başını belaya sokma, hiçbir şeye karışma!” tembihleri yapıyoruz.” Artık günümüzde önlerinde cinayet işlense veya bir kaza, şiddet olayı yaşansa kafasını çevirip bakmayacak veya sadece izleyecek bir güruh oluştu. İşin daha vahim olanı kaza, cinayet, şiddet gibi olaylarda bırakın yardım etmeyi, manzarayı videoya çekip sosyal medyada yayımlayarak bu durumdan maddi çıkar sağlayanları da sık görür olduk. Bir haberde, Sivas’ta soğuktan donmak üzere olan bir kedi termal suya ayaklarını sokmuş ısınmaya çalışıyor. Onu gören vatandaş acilen veterinere götürmek yerine boy boy fotoğraflarını çekip sosyal medyada yayımlıyor ve kedi, göz göre göre donuyor, kurtarılamıyor. Artık okullarda bile öğrenciler arasında çıkan kavgalarda öğretmen,“ Başım belaya girecek.” diye müdahale etmeye korkuyor. Peki, komşumuzun başına gelen bir haksızlığa, iş yerindeki adaletsizliklere ya da sokakta gördüğümüz bir kötülüğe göz yummakla ne kazanıyoruz? Hiçbir şey… Ama çok şey kaybediyoruz, öncelikle insanlığımızı yitiriyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” anlayışına bağlanıyoruz o yılanın bir gün bizi de ısıracağını unutarak… Siz kendinizi ne kadar korumaya çalışırsanız çalışın bir toplum bozulmuşsa o çürümenin size de sirayet etmesi kaçınılmazdır.
Zamanının en kudretli padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman'ın bir devletin yıkılması neyle olur? diye bir soruya kafası takılır ve akıl sahibi insanları makamına çağırtarak onlara sorar ama merakı dinmez. Zamanının evliyası olan Yahya Efendi’ye bir name gönderir ve sorunun cevabını ister. Yahya Efendi de bir küçük not yazar ve gönderir. Kanuni buna çok bozulur. Yahya Efendinin yanına gider:
-Biz sana çok değer veriyoruz ama sen bizim çok önemli bir sorumuza bile cevap vermiyorsun diyerek kırıldığını ifade eder.Yahya Efendi de:
-Padişahım ben cevabı yazdım okumadın mı?
-Okudum sadece “neme lazım” (Bana ne?) yazıyordu.
-Padişahım! İşte cevap odur. Bir devlette bana necilik artarsa o devlet yıkılmaya mahkûmdur.
Bu ibretlik olay da bize gösteriyor ki “beni ilgilendirmez “ mantığı toplumun da devletlerin de temelini dinamitliyor. ”Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” hadisini bilmeyen yoktur. Ancak dünyanın dört bir tarafında Müslümanlar soykırıma uğrarken katledilirken kişisel rahatlık ve mutluluğunun peşinde koşan, onca kan ve gözyaşına karşı üç maymunu oynayan büyük bir Müslüman kitlesi söz konusu. “Dünya yaşamak için tehlikeli bir yerse kötüler yüzünden değil, kötülüğe ses çıkarmayanlar yüzündendir.” der Einstein çünkü kötülüğü ortadan kaldırmak, bizim imtihanımız değil midir? Yine Peygamber Efendimiz : “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuşken sadece namaz kılmakla, hacca gitmekle, oruç tutmakla dini bütün bir Müslüman olduğunu zanneden zavallılar var. Yine Hz. Peygamber’i en çok etkileyen, onun saçlarının ağarmasına sebep olan ayetin Hûd suresinde geçen,
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” mealindeki 112. ayet olduğunu söylenir. Rabbimiz bize her şartta doğru olmayı, doğru yaşamayı emretmişken “Aman huzurum kaçmasın, canım sıkılmasın!” bahanesine sığınmak, dünya saadetini ebedi saadete tercih etmek demektir.
Evet, yanlışa, haksızlığa “dur!” demek , “Bu yaptığınız doğru değil, yanlış yoldasınız.” diye haykırabilmek zordur; cesaret ister, fedakârlık ister. Yalnızlığı, dışlanmayı, ötekileştirilmeyi göze almayı gerektirir. Çünkü susmadığınızda menfaatleri zedelenenleri, düzenleri bozulanları karşınıza alacağınız aşikârdır. “ Hak bildiğin yolda yalnız da olsa yürüyeceksin.” der Tevfik Fikret.
Bu yol taşlı, sarp ve çetin de olsa hesabını sadece Allah’a vereceğine inanan, dosdoğru, vicdan sahibi gönüllere selam olsun!
Fatma ŞİMŞEK
Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU
BİR MÜLAHAZA-3
Bir perdeye sarılmış uykumu
Şemsin keskin pençeleri söküp alıyor üzerimden
Bir serinlik hissetsem de
Midemden gelen bulantı, ağzıma doluyor
Ve kusuyorum rüyamdan kalan ne varsa.
Şafak sökmüş, mızraklar göğü yükseltir olmuş
Kulağımıza Medine’den bir güfte dokunmuş
Ama tül perdeye aldanmış nefsimize
Üç düğüm çoktan atılmış.
Yorumlar
Yorum Gönder