KALEMDAR 4. SAYI

 

GENEL YAYIN YÖNETMENİ 
Mirac Ali TAŞ
Zehra ULUBABA

EDİTÖR 
Bahaddin ÜNAL 
Mirac ALİ TAŞ 
Zehra TURKAY 
Zehra ULUBABA

EDİTÖR YARDIMCISI 
Ebubekir Sıddık TAŞ

FOTOĞRAFLAR 
Asuman YILDIZ
Bahaddin ÜNAL
Emine Zeynep TUNCEL 
Esra AZIN
Rabia Sıla ORHONLU 
Tesnim ÇELİK 
Zehra ULUBABA 

YAZARLAR
Abdurrahman KARAKAŞ 
Ahmet Furkan KÜÇÜK
Bahaddin ÜNAL
Derya TURKAY
Fadime KİREMİT 
Ergül ERDEM
Mehmet Ali YILMAZ 
Mirac Ali TAŞ
Oğuzhan GÜNEŞ 
Rüveyda Ebrar
Sinem YİĞİT
Son Yolcu
Tesnim ÇELİK
Zehragül GÖLCÜK 
Zehra ULUBABA 

KAPAK TASARIM
Zehra ULUBABA
MİRAC ALİ TAŞ


KUR’AN’IN DEĞER KATTIĞI AY: RAMAZAN

İnsan için değer hayatın tam merkezine yerleştirdiği her türlü güzel iş, güzel bir söz ve davranıştır. İnsanın değer atfettiği her şey onun için her zaman hatırlanan bir özden oluşur. Değerin farkında olan değerli olanın hatırını bilir. Değer sıralamasında ilk sırada Kur’an’ı barındıran insan Kur’an’ın değerinin farkında olan insandır. Ramazan ayına değer veren insan kalbinde Kur’an’ın değerine yeni bir yüksek mertebe daha kazandıracak olmanın hayali ve umuduyla heyecanla Ramazan’a kavuşmayı arzu eder. Kur’an’ın değeri ile değerli olan insanın ömrünün her dakikası Ramazan, ahireti ise bayram olur.
RAMAZAN EZİYET DEĞİL RAHMETTİR
Ramazan ayına sadece aç kalmak anlamını yükleyen insan, kendine en büyük eziyeti ve kötülüğü yapar. Midenin açlığını, ruhun açlığının önüne geçirmeye çalışan insan için Ramazan bir Kur’an ayı değil, bol bol kilo aldığı bir yemek ayı olur. Ramazan sadece belli saatlerde aç kalan insanın midesini tıka basa doldurduğu bir ay değildir. Ramazan insan için Kur’an’sız geçen her gününü telafi etmek, yepyeni bir Kur’an-i güzergâh belirlemenin adıdır. Ramazan’dan kârlı çıkmak onu anlamaktır. Ramazan’ı anlamak sürekli Kur’an ile mesai halinde olup, zihni ve fiili dünyamızı Kur’an ile buluşturmak demektir.
ORUÇ DUYARLI OLABİLME SANATIDIR
Oruç insan için öğünlerin vaktini değiştirmek, uyku ile zamanın büyük bölümünü bitirmek, elini eteğini her türlü işten çekmek değildir. Oruç duyarlı olabilme sanatı demektir. Hayata karşı oruç ile duyarlı olmak; insanın hayatının her aşamasında yaptığı yanlışları tıpkı imsaktan iftara kadar yeme ve içmeyi tuttuğu gibi tutabilmesi demektir. Hayata karşı oruç ile duyarlı olmak; öfkeyi, gıybeti, dedikoduyu ve kibri ayaklar altına alıp büyük bir baskıyla bu kötü unsurları manevi dünyamızdan uzaklaştırmak demektir.
RAMAZAN KUR’AN İLE EĞİTİM ALMA AYIDIR
Aklını kullanmak isteyen, tozlu raflarda ucuz bir fiyata elinden çıkmasını istemeyen her insan, akli ve zihni yapısını eğitmek ister. Aklını eğitmek isteyen kişi ona büyük bir emek verir. Akla verilebilecek en büyük emek onu Kur’an ile buluşturmak ile mümkündür. Eğitilmiş aklın süzgecinden geçen Kur’an, damıtılarak saklanır, en ihtiyaç duyulduğu anda bu öz hayata yansıtılarak fiili bir inşaya dönüşür. Bunu başarabilmek için aklın ve kalbin Kur’an-i bir eğitim almış olması gerekir.
Ramazan’ın farkında olmak Kur’an’ı hayat felsefesi yapmak demektir.
Ramazan’a değer katmak Kur’an’a değer vermek demektir.
Ramazan’a değer vermek Allah’ın kelamına karşı duyarlı olmak demektir.
Ramazan’ı Ramazan yapmak onu eziyet olmaktan çıkarıp, Kur’an-i bir mükâfat olma yolunda hayat ile buluşturmak demektir.

Ahmet Furkan KÜÇÜK
Fotoğraf:Rabia Sıla ORHONLU

VAR

Irmak düşlerim
Peşisıra koşuyorum habire
İrili ufaklı kovalar ellerimde
Kimi boş kimi dolu
Aklımda Adem’e öğrettiğin kelimeler

Kim demiş kovalarım boş diye
Allah’tan armağan düşlerim var
Fırtınamla yitip giden yeller 
Benim sultanlara nispet göklerim var

İmkânsızdan öte imkân var
Göğe ağan tüller var
Yar var güller var
Sisler içinde açılan eller var
                      
Abdurrahman Karakaş
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı


DOMİNO TAŞLARIMIZ

Başıma gelen iyi olaylar,
veya kötüler..
Hatta iyi başlayıp kötü bitenler...
Geçmişe dönüp bakınca fark ediyorum ki yaşadığım olayların hepsi birer domino taşı gibi dizilmiş hayatıma.
Ben farkında olmadan ait oldukları yere yerleşmişler.

Bazen beklenmedik bir olayla karşılaşmışım.
Bazı durumlarda ise değer verdiğim her şey bir anda yok olmuş.

Ama işin sonunda hayatımda yer alan büyük veya küçük her olay bir şekilde bugünüme katkıda bulunmuş.

Tanıştığım insanlar, güldüğüm anlar,
ağladığım zamanlar...

Bunların hepsi bugün aynanın karşısında gördüğüm "ben"i oluşturmak için var olan unsurlarmış meğer.

Hayatımda oldukları dönemde ne kadar büyük yer kaplasalar da bugün bazısından geriye sadece minik bir iz kalmış.

Bazıları ise hala hayatımın önemli bir bölümünde yer almaya devam ediyor.

Ama genellikle bir olay başımıza geldiğinde ancak üzerinden uzun zaman geçtikten sonra kavrayabiliyoruz başımıza gelen olaya ne kadar değer biçmemiz gerektiğini.

İş böyle olunca da belki günün birinde aklımıza bile gelmeyecek insanlar için kendimizi durduk yere mahvediyoruz.

Bana göre yaşadığımız olaylardan verim almak ve en az zarara uğramak adına hangi insanın, hangi sözün, hangi olayın hayatımızı ne ölçüde etkileyeceğini kestirmek çok önemli.

Çünkü ne zaman minicik olan bir taşa kaya muamelesi yaparsak onun ufacık düşüşü bile bizde gereksiz bir yıkım oluşturuyor.
 
Gereksiz yıkımlardan kaçınmak için de hangi olaya ve insana ne kadar değer vermemiz gerektiğini, ne zaman üzülmemiz ne zaman da gülüp geçmemiz gerektiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.

Aslında hayatımıza giren insanlara şu soruyu sorabilsek her şey çok kolay olurdu:

"Acaba sana ulaşmama vesile olan taşlar gibi devrilecek bir domino taşı mısın? 
Yoksa taşların varacağı son durak mısın?"

Evet, gerçek hayatta bu soruyu sormak ve doğru cevabı öğrenmek gerçekten de zor. Ve zaman gerektiriyor.

Bizler her ne kadar bu soruları soramasak da en azından şu iki şeyi aklımızdan çıkartmamalıyız:

-Günün birinde her şey bugün olduğundan farklı bir hal alabilir.
-Gelip geçici hiçbir durum ise kendimize verdiğimiz değeri kaybetmeye değmez.

Çünkü küçük taşlara takılıp zaman kaybedemeyecek kadar kıymetli bir hayatımız var.

Zehra ULUBABA
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı


YUTKUNDUM KALDIM İŞTE

Kelimeler de istemiyor artık beni
Tutturamıyorum mana ve kafiyeleri
Nereden tutsam elimde kalıyor 
Düğümlendi boğazım, yutkundum kaldım işte 

Ulaşabildiğim her şey elimde
Bu eksikliğin sebebi ne
Nereden tutsam elimde kalıyor
Düğümlendi boğazım, yutkundum kaldım işte

Dağlar üstüme gelse de korkmuyorum
Daralsın nefesim umursamıyorum
Nereden tutsam elimde kalıyor
Düğümlendi boğazım, yutkundum kaldım işte

Azrail zannettiklerimle boğuşuyorum
Kimse beni duymuyor sesimi duyuramıyorum
Nereden tutsam elimde kalıyor
Düğümlendi boğazım, yutkundum kaldım işte

Hani küsmüştü ya kelimeler, şiirler bana
Dinlemiyorum kimin umrunda 
Nereden tutsam elimde kalıyor
Düğümlendi boğazım, yutkundum kaldım işte

Nereye kadar dayanır narin kalbim bilmiyorum
Ehline denk gelmezse ziyan olur bunu biliyorum
Nereden tutsam elimde kalıyor
Düğümlendi boğazım, yutkundum kaldım işte 

Mirac Ali TAŞ
Fotoğraf:Rabia Sıla ORHONLU



HAYATIN İÇİNDEN

  Yollar çizdim,zihnimde dolambaçlar  
  Haritasını oluşturdum umutlara çıksın diye
  Kaybettim yönleri çıkmazlara kaldım
  Gökyüzünü hedefim yaptım

  Buğulu camlardan izledim hayatı
  Netliği oluşturamadım hiç zihnimde
  Kaçırdım düşüncelerimin görünmeyen iplerini

  Çizdiğim yolları yürüdüm, şaşmadım hedefi,
  Kontrolü ellerimde tutmak uğruna.
  Akışta süzülenlerden olmayı diledim
  Yolcusu olduğum bu dünyada

 Sürprizlerim olsun isterdim 
 Sadece beni sevindirdiğim
 Hep başkalarını mutlu ettiğim hayatta

Şartlarım olmasaydı 
Hep kendime karşı koştuğum
Kırardım ellerimle ruhumun paslı zincirlerini
Katili olmazdım bu aciz bedenin

Rüveyda EBRAR
Fotoğraf:Asuman YILDIZ


GAFLET OCAĞI

Filistin kanayan yaram benim
Filistin haykıran sesim benim
Filistin gönül mabedim...
Sen...
Sen gaflet türkülerini
Ölümüne susturan sessin
Günahkar ellerde çırpınan çocuk kalbinle
Ne yücedir davanla yükselişin...
Çığlık sesleri duyulmaz oldu artık, Gazze'nde
Ne de ağlayan bir evlat kaldı evlerinde
Hepiniz davanız uğruna can verdiniz Yürüdünüz Hak Alemine...
Silkelediniz bizleri
Uyanın,
Kalkın,
Bu gaflet perdesini yırtın, diye.
Duymadık sizi 70 yılı aşkın sürede
70 yıl kulak tıkadık bu vahşete
Affedilir miyiz, bilmiyorum
Bu arsız halimizle...
Bir kurşunla başlattınız, dünya direnişini
Hayat verdiniz yeniden insanlığa
Umut oldunuz bizlere
Kalbinde bir nebze insanlık olanlar
Kalktılar kıyama
Sizinle beraber meydanlarda yürümeye 
Haykırmaya zalim siyonizme karşı
Hep beraber, Biz Filistin’iz, yıkılmayız, diye...
Dünya sayende uyanıyor
Ey Gazze’nin sultanları
Sizler bu asrın kurtarıcıları
Sizler şehadetin Hakikat Sancağı
Bizler ise gaflette yüzen vahim bir sancı
Utanıyoruz bakmaya,
Utanıyoruz bakmaya yüzünüze 
Bir an baksanız gözucuyla halimize
Ağzımızın kenarında
Katilinizin yemekleri dökülür
Ve evlerimize girseniz, bir kurşun da
Bizim attığımızı anlardınız evinize
Biz halen evlatlarınızı öldüren, Kadınlarınızın ırzına geçen,
Mabedinizi yıkan vahşeti kara leke olarak Dünyanın anlına yazan o saldırganlara
Para veriyoruz elimizle...
Ah o kesilesi ellerimizle...
Halbuki mabed, bizim mabedimiz Olmalıydı, evlat bizim evladımız...
Lakin yüzümüz yok artık 
Böyle bir iddiada bulunmaya...
İnsan uğruna ölemediği bir davayı Yüklenemez ki...
Rahat yatağımızda, sıcak yuvamızda, Yerken siyonist mallarını, ağlıyoruz size...  Asıl ağlanması gereken bizleriz, Göremeyecek kadar sindirilmişiz, Nefsimizce...
Korkuyorum Yüce Filistin 
Korkuyorum ölmekten...
Korkuyorum ölüp de karşısınıza çıkıp
Bebeklerinize hesap verememekten...
Halbuki o meleklere,
Gülümsemek isterdim görünce
Ama ne yüzle...

Derya Turkay
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK




DÜŞÜYORUM TEPE TAKLA

Boz ayın ahir çarşambası, kaybolmuşun çamursuz bir yolda.  
Kara bir bulut boca ediyor gözyaşlarını, kaçışıyor korkudan leş kargaları
Serin bir lodos esiyor uzaklardan, karışıyor sevinçlerim kaygılarıma.
Kızılca bir sincap, tohum ekiyor dönülesi rüyalarıma.
Tam da bulacakken sığınacak bir duvar dibi, düşüyorum tepe takla.

Bir buğday harmanı zamanı, dövülmüşüm hudutsuz bir kırda.
Güneş gösteriyor kızgın bakışlarını, bağrışıyor susuzluktan Toros kurbağaları.
İntikamcı bir fesatlık basıyor çatılardan, yapışıyor düşlerim pişmanlıklarıma.
Avare bir Karaburun, omuz silkiyor yıkılası kahırlarıma.
Tam da dikecekken zafer bayraklarını, düşüyorum tepe takla.

Bir kuru gazeller sabahı, boğulmuşum coşkusuz bir çayda.
Bulutlar sergiliyor heybetli vücutlarını, uçuşuyor yurtsuzluktan yaban kazları.
Sarı yapraklar savruluyor ağaçlardan, dönüşüyor özlemlerim korkularıma.
Evsiz bir kör köstü, tünel açıyor unutası hatıralarıma.
Tam da Söndürürken içimdeki yürek yangınımı, düşüyorum tepe takla.

Yaman bir zemheri şafağı vurulmuşum doruksuz bir dağda.
Tipi saplıyor çavuş oklarını, ağlaşıyor soğuktan gelincik kızları.
Şuursuz bir çığ geliyor tepelerden, gömülüyor hayranlıklarım kıskançlıklarıma.
Alaca bir baykuş, el sallıyor acınası yalnızlığıma.
Tam da kıracakken içimdeki dev aynasını, düşüyorum tepe takla.

 Ergül ERDEM
Fotoğraf:Bahaddin ÜNAL



TÜRKÇENİN DESTANI:DİVANI LÜGAT'İT-TÜRK

   “Güzel dil Türkçe bize,
Başka dil gece bize.
İstanbul konuşması
En sâf, en ince bize.”
Ziya Gökalp’in gönül ikliminden damlayan bu dizelerin, bir dönemin başlangıcı olduğuna şahit olduk. Toplumun heyecanlarını, sevinçlerini, üzüntülerini aktaran dilimize sahip çıkmak için sevgi dolu bir sahiplenme isteğiydi. Bu dizelerden çok önce duymuştuk gür bir sesi Karamanoğlu Mehmet Bey’in haykırışlarında :“Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye." Daha keskin, daha üst perdeden, daha bağlayıcı bir ifade kulaklarımızda çınlamaya devam etti. Ya daha önce?
Kaşgarlı Mahmut…İlk büyük ses ondan çıktı. Kadim uygarlığın kadim dilini, nesiller arası yolculuğa hazırlayan oydu. Bir milletin bedenine ruh veren ve köklerinin arzı endam etmesini sağlayacak kişi Kaşgarlı Mahmut olacaktı. Kültürün taşıyıcısı olan sözcükler, onun eseriyle yüzyılların badirelerini atlatacak ve Türk milletinin birliğinin kalkanı olacak, dili zaman yolculuğunun içinde sapasağlam ayakta tutacaktı.
Başladı yolculuğun ilk adımları!..
Türk halkının benliğinde yer eden sözcükler bir bir ortaya çıkarıldı. Bir hazinenin altın hükmündeki her bir sözcüğü özenle seçildi. Bunun için birçok yer gezildi, birçok kişiyle görüşüldü, detaylı araştırma yapıldı. Hazırlanacak olan, bir sözlükten ötesiydi. Türk halkının geleceğe dönük yüzünün hep parlaması için aslında bir ışıktı. Sonuçta toplumun hafızasının kitaplaşmış hali olacaktı. İnsanlar kendilerini bu sözcüklerle ifade edecek, her türlü anlayışlarını bu sözcüklere göre şekillendireceklerdi. Bunlardan daha önemlisi: Benlikleri kaybolmayacaktı.
Güçlü bir dilin koca bir sözlüğü oluşmuştu artık. Ansiklopedisi desem daha mı doğru olur? Evet, öyle aslında. Dünya edebiyatının başrol oyuncusu olan Arapçaya karşı Türkçe sözlük…Amaç aslında buydu. Türkçenin Arapçadan geri kalmayacak bir dil olduğunu göstermek ve Araplara Türkçeyi öğretmek maksatlı bir eserdi. Amacına da ulaştı Kaşgarlı Mahmut. Bu güzelim dil, başkalarına referans olurken kendi benliğini yüzyıllardır korumaya devam etti. Söz uçar, yazı kalır. Bir şaheser olarak kaldı hem sözlerimizde hem de yazılarımızda. Tercümanlığını yaptı yüreği yanık anaların, eşlerini bekleyen kadınların, ülkeyi savunan erlerin, yiğitliği öğrenen balaların ve nicelerinin.
Büyük bir dil, Kaşgarlı Mahmut’un eseriyle artık güçlü hafızalarda terennüm etmeye başlıyor. Yunus Emre, ilahileriyle insanların gönüllerini ısıtıyor. Mevlana “Gel, ne olursan ol yine gel.”diyerek insanları birbirine kenetliyor. Sözcüklerin sihirli dokunuşları mesafeler aşıyor. Birbirine bağlıyor insanları ve hafızalardan silinmeyecek eserler meydana geliyor. Dağların zirvelerinden bir ses yankılanıyor “Ferman Bolu Beyi’nin ise dağlar bizimdir.” Büyüyor dizeler, insanları da büyütüyor haksızlığa karşı. Sözcüklerle yol alıyor her şey ve her şey bir intizam içinde hareket ediyor. İyi ki toplanmışsın bu sözcükleri bir araya. Selametler, hayırlar dudakların duası oluyor senin için. Ve devirler yeni eserler üretmeye devam ederken büyük sanatçılar bu toprakların bağrında büyüyor. Karacaoğlan, güzellemeleri söylerken senden esinleniyor. O koşuklar eklenmeseydi Lügat’e, insanlar hep eksik kalırdı. Bir büyük ağıt yakılırken Anadolu’nun bağrında, senin eklendiğin sagunun bereketiyle sesler daha tanıdık büyüyor. Toplumu şekillendiren, insanlara yol gösteren savlar bugün seninle canlı birer varlık gibi etrafımızda dolaşıyor. Oğuz Kağan’ın heybetli duruşunu da seninle gördük, Alper Tunga’nın yasını da seninle sürdürdük. 
Bakın yakınlarda bir ses:
“Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece”
Evet, çok tanıdık bir ses. Aşık Veysel bu zincirin halkasına dahil oluyor. Türkçenin o kendine has üslubuyla halkın gönlünde yer ediyor. Birçok sanatçının sesi daha yol buluyor, bu  koca iklimin değişik noktalarında. Dilin bağlayıcı, bütünleştirici etkisi bütün simalarda , dimağlarda yansımaya devam ediyor. Sözcüklerine sahip çıkan bu eserde yanık türküler, sevdalı maniler, ayrılığa dem vuran koşmalar söyleniyor. 
  Türk milletinin şahlanışı var bu eserde. Cihan devletinin sınırları çiziliyor bir haritaya. Türk’ün ayak sesleri bütün cihanı titretiyor. Sadece bir sözlük olarak kalmıyor, ansiklopedik bir esere dönüşüyor Kaşgarlı Mahmut’un yazdıkları.
  Kaşgarlı Mahmut, Türklüğün sesi oldu. Dilin varlığının; insanın, milletin varlığına şahitlik edeceğini bildiği için hazırladı bu eseri. Sözcüklerin kaybolmasına, ölmesine mani olmak için büyük bir adım attı ve ondan sonra gelenler de bu izleri takip etti. Kültürüne,  vatanına, bağımsızlığına bağlı milletlerin; dil ile var olacaklarını bildiği için büyük bir istekle yazdı eserini. Ve nesillerin hem kültürlerini hem de millet olma özelliklerini, dili sağlam tutarak bugüne kadar gelmesinde büyük bir çalışmanın başrolünde yer aldı. Bize düşen ise dilimize sahip çıkıp onu en güzel şekilde kullanmaktır.

Bahaddin ÜNAL
Fotoğraf:Asuman YILDIZ



DÜŞLER DÜNYASI

Yalnız başıma kalakaldım bir anda
Her şeyden iltica ederek geldim buralara
Her şey tek ve bir başına yaratılmış dururken
Benim de yalnız kalmam sorun muydu oysa?

Yalnız acı verecek bir durumun içerisinde kaldım
Yalnız kalarak yalın halde yaşayabilmekti belki de amacım
Bir oyun sandım yaptıklarımı ve yapacaklarımı da
Oyun oynarken insan mutlu olmaz mıydı?
Bizlere bu öğretilmemiş miydi hep?

Susam sokağı gibiydi bizimkisi de ama tek bir farkla
Mutluluk ismini vermiştik biz de kendi sokağımıza
Ama olmayan şeyin yazılması da ne kadar kolay oluyormuş?
Adı üstünde kalmıştı öylesine, garip halde.

Hüzün diyarlarında aylak aylak gezinirken  
Kendime dair bir şeyleri aramaya başlarken
Gurbet hasretinde tek başıma kaldım aniden.

Denize vuran ışık huzmelerini izlerken bir taraftan da kendimi görüyordum
Hayatım bir film şeridi gibiydi o an, oturup izlenmesi kalıyordu geriye sadece
Yaşamıştık bir şekilde bu hayatı ama izleyebilecek miydik kendi hayatımızdan kalanları?

Sahile vuran geminin kaptanı olup çıkmıştım ben de en sonunda
Her şeyden sorumlu ve bir o kadar ne yapacağını bilmez çaresiz bir halde.

Kendimden kaçıp dinlenmek için durduğum duraktı kitaplar.
Öyle bir duraktı ki; öyle yabancı ve o kadar da tanıdıktı
Kitabın sayfalarını usulca çevirirken bile hayatımdan izler aradım  
“Belki, tek değilim ben de” diye görmek istiyordum bazı şeyleri.

Ayrılık girdabına düşmüştüm bir kere
Nasıl olur da kavuşmayı düşler oldum hayalimde?
Gayret üstüne gayret verirken bazı şeyler için
Hayret duygusuyla nasıl kalamazdı insan?

Fadime KİREMİT
Fotoğraf:Emine Zeynep TUNCEL


SEVGİ

Sevgi ve merhamete muhtaç şu yeryüzünde bir nebze olsun yüreklere su serpmek ümidiyle:"Dünyadaki Yaşamın Aktığı Nehir..." 

Sorularımı yönelterek başlıyorum yazıma:
Hayatımızı nasıl anlamlandırmaya çalışıyoruz, neler renk katar hayatımıza, nelerin farkına varıp anın tadını çıkarırız, ne için şükrederiz, kimler bizi mutlu eder, bizler kimin mutluluğu için çırpınıp duruyoruz, ne ile tatmin oluyoruz, nelere bağlıyız, bir amacımız var mı, yaptığımız şeylerden zevk alıyor muyuz, yaparken sıkıldığımız şeyleri nasıl lehimize çevirebiliriz, kim için yaşıyoruz bu hayatı, neye adamışız kendimizi ve sadede gelirsek bu ve bunun gibi sorulara cevaben bize bahşedilen itidal yolda yürümeye devam etmek için bizi motive eden şey nedir?

Bence bir duygudur bu ,soyut bir şey olmalıdır. İnsanın kavradıkça, içselleştirdikçe mutlu olduğu haz aldığı bir şey olmalıdır. Öyle ola ki bu tüm insanlara aynı etkiyi yansıtmalıdır, aynı olumlu etkiyi.
İnsan hayatının tepe taklak gittiği zamanda o duygu sayesinde yeniden tutunur.
Sevmeyerek yaptığı bir mesleğe yüklerse o duyguyu zevk alarak yapar, faydalı olur. Kısacası seni bu meşakkatli hayata bağlı kılan hayata karşı muktedir olmamızı sağlayan önemli bir şey olmalıdır bu.

Nedir?

Evet evet, SEVGİ 'dir bu duygunun adı.
Tüm bu saydığım şeylere sebebiyet veren var olmasını sağlayan şey SEVGİ' dir.

Sevmek, etrafına sevdirmek, sevildiğini hissetmek, sevdiğini hissettirmek ,sevginin şahane gücünü kavramaya çalışmak, sevgi ile hayat bulmak, gözlerinin kapandığı bir anda sevginin gücüyle yeniden doğmak...

Saydıklarımı hissettirir SEVGİ başlı başına .

Senin kalp atışlarını hızlandırır, bakış açını geliştirir, değiştirir, muhatabına daha olumlu yaklaşmanı sağlar.

Ne çok şeye sarılmış SEVGİ sarmaşığının yaprakları ama öyle bir sarar ki sarmaladıkça daha da güçlendirir seni, daha da artar yüzündeki gülücükler, her şey senin için daha güzel yaratılmış görünür, bakış açını daima parlayan yıldızlara yöneltir.

Ne muhteşem bir güce sahiptir SEVGİ. Hayatına yayılmasını sağla bu gücün, salıver. Bırak da bazı şeyler de o seni yönetsin.Bırak da hayatına şekil veren etkenlerden biri SEVGİ olsun. Sana yoldaş olsun SEVGİ ,nereye gidersen o da arkandan gelsin bir gölge misali.

İnsan bu, hayat kitabının ana karakteri.
Bu kitap çok karışık ,okudukça yorar insanı.Bazen tökezletir, bazen fıkra misali güldürür, bazen damla damla dökülür gözyaşların yapraklarına.

O zaman devreye SEVGİ girer işte. Senin yeni bir sayfaya mutlu geçmeni sağlayan sevgidir. 
SEVGİ, SEVGİ, SEVGİ... Yönettiğinde bir gücün timsalidir.

Peki SEVGİ ne değildir?

Her sevgi gösterdiğini iddia eden insana güvenmeli miyiz sizce, ya da kendince SEVGİ gösterdiğini sanıp senin duygularını sömürüp zarar vermesine izin mi vereceksin? SEVGİ adı altında yapılan ard davranışlara göz yumma! Uyanık ol, bu duyguyu iyi kavra. Hayatının her alanına yaydığın sevgiyi,gerektiği zaman toplamayı bil!

Tamam bir duygunun başı sevgidir, ama yaşanılan duygular her zaman SEVGİ çerçevesinde değerlendirilirse duygu ve kişisel bozukluklar meydana gelebilir.
Mesela her iyi niyetli insan sevgi oluşturmak için yeterli midir ya da kendi kendine feda edecek ,ödün verecek kadar sevgi vermesi insanın kendine yaptığı haksızlıktır. Bir şeylere aşırı düşkün olup titremek sevgi değildir. SEVGİ adı altında endişenin, korkunun, paniğin hükmü altına girebiliriz bile. Yani sevgiyi içselleştirmeye çalışırken aynı zamanda seviyesini, kişiyi, zamanı ve yeri de göz önünde bulundurmak, her şeyde olduğu gibi dozunu ayarlamak gerekiyor.

Sonuç olarak bakarsak; insanın enerji kaynağı sevgidir. Sadece insanlar değil hayvanlar ve bitkiler de sevgiye muhtaçtır. 
Sevginin bizlere kattığı umut ve hayata karşı olan bakış açımız gittikçe anlam kazanacak ve dünyaya geliş amacımızın farkına varıp asıl Rabb'in kulluğunun hazzını alacağız.

Beecher'in dediği gibi "Sevgi dünyadaki yaşamın aktığı nehirdir."

Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf:Esra AZIN 


YOL 4

Baharın beraberinde neşesini de getirdiği o evin yeni sakinleri artık iyice alışmışlardı birbirlerine. Çocuk hâlâ nadiren konuşuyor, diğerleriyse nadiren susuyorlardı. İnsan zihnini didik didik eden o düşüncelerden kurtulamayınca çareyi onları, tıpkı dolan bir kabın içinden taşan su gibi, akıtmakta buluyordu. Unutulmadan akıtılamazdı düşünceler. Herkes ardında bıraktıklarını unutacak kadar şanslı olamazmış, öyle söylemişti Hakim efendi. Belki de suskunluğunun sebebi buydu. Çocuk yaşında bir çocuğun ölümüne şahitlik etmişti gözleri. Dostu giderken sanki onun ruhunu da çekip almışlardı ellerinden. Şimdiyse yüzüne tebessüm kondurabilen iki yoldaş katılmıştı hayatına. Okula da başlamıştı artık. Oradakilerle pek anlaşamıyordu gerçi ama abilerinin sevgisi yetiyordu ona.
Üç kişinin yaşadığı o evde sadece bir kişinin gerçek bir ismi vardı. Çocuğun hiç gerçek bir adı olmamıştı yabancıysa hatırlamıyordu hâlâ geçmişini. Kasabadaki herkes kendilerince önerilerde bulunmuşlardı ama hiçbiri içlerine sinmemişti. “İnsan ismiyle yansır gençler.” dedi ihtiyar. “Çevrenizdekilerin sizi gördüğü aynadır isminiz. Sütten yazılmış yazıdır ak kağıdınıza. Bir doğunca okunur kulağınıza. Onu seçmek buradaki onca insan arasından bir size nasip oldu, bunu iyi değerlendirmelisiniz.” Herkes İhtiyarın dediklerini onaylarken acı bir gülümsemeye şahit oldu yabancı. İzlerken kesildi birden gülümseme. Yabancı, kasabaya geldiğinden beri ilk defa görüyordu Eyüp’ün gülümsediğini. Aslında nasıl biri olduğunu hep merak etmişti halinden belli. Ne darmadağınık saçlarını düzeltmeye güç yetirebilmişti ne de sakallarını kesmeye... 
Evi vardı ama sokakta yaşıyordu sanki. Sürekli okuyor okumaktan başka bir şey yapmıyordu. Kendisinden kat be kat daha bilgili olduğuna yemin edebilirdi ama anlatmadıkça bir anlamı olur muydu. Sahi anlam neydi nasıl kazanırdı insan anlamını. Gerçekten anlamsız mıydı anlatmaksızın anlamak, durmaksızın koşmak ve dinlemeksizin konuşmak? İnsan tüm ömrünü bir amaç uğruna hiç edebilir miydi? Ya amaçsız geçirilen ömür, boşa yaşanmış olur muydu? Sahi amacı neydi insanın? Yoksa tüm hayatı güzel bir ölüme hazırlık mıydı?
Kafasını kaldırdığında herkes ona bakıyordu. Acaba ne kadarını sesli söylemişti aklından geçenlerin. “Benim hayatımın amacı yaşamak” dedi çaycı ”Aslında hepimizin öyle değil mi? Hepimizin fıtratında var hayatta kalmaya çalışmak. Amacımız da çok farklı olmasa gerek.” 
“Bence daha ziyade anlamlandırmak ve yönetmek.” dedi Hakim. "Hayatımız boyunca duyduğumuz, gördüğümüz, hissettiğimiz her şeyi kendimizce anlamlandırıyoruz. En başta da kendimizi. Hepimizin ilk hedefi benliğimizi anlamlandırmak ve kendimizi yönetmektir bana kalırsa.” 
“Bu durumda benliğimiz hem yöneten hem yönetilen oluyor” dedi Zeren. “Bu aykırı olmaz mı? Kendi kendinin kölesiyken aynı zamanda efendisisindir de. Köleyken ses çıkaramazsın, ya efendiyken? Demem o ki kendini yönetmek ne ölçüde mümkün olabilir sizce?”
Bir sessizlik kapladı ortamı. Sessizliği bozansa Eyüp oldu “Zihnin ve duyguların egemenliği altında olan bir benlikten bahsedildiğini düşünürsek bu mümkün olabilir. Zihinden kastettiğim iradedir. Evet efendi ve köle unvanları bu ikisi arasında zaman zaman yer değiştirebilir. Üstünlük birinden diğerine de geçebilir. Ancak ikisi tam olarak aynı şey olmadığından bahsettiğin şey mümkündür. Hayatın anlamına gelecek olursak her şeyin özünü bulmak değil midir anlamak. Ancak her şeyde onu aramakla gerçekten yaşamış oluruz bana sorarsanız. Her adımımızda, her saniyemizde ve düşündüğümüz, hissettiğimiz her şeyde varlığımızın özünün de bulunduğunu unutmadan ilerlersek gerçek anlama, anlamın kendisine gerçekten ulaşmış olmaz mıyız sizce de?”

Tesnim Çelik
Görsel:Yapay Zeka ile Tasarlandı


ÖTEKİNE GÜLÜMSEYEN

Sen misin yoksa göğsümdeki eli yoklayan?
Bu yolu sizinle yürümeyeli uzun zaman oldu
Bırakılmış ruhun inine aşktan yorgun gül,
Bütün mezarlarda duyulmamış bir istek;
Söyle, neydi senin benimle işin?
Gençsin, her şey yapışır sana
Bağnazdır yüreğin yükseldikçe
Sarışın bir şairsin, küfretmeyi yeni öğrenmiş
Orduda kaçak var, evinde aşkı görmemiş.

Yüzünde ayrılık tümsekleri görünüyor
Taşlık bildiğim yoldan çekip dostu
Seninle omuz omuza ölmek için girdim savaşa
Senin ve sevgilinin yüzündeki dehşet kana bulanınca
Tüm tablolar boyasız sevilir oldu
Fırçalar yetimse fotoğrafın hükmü ne
Sen şairsin alışkınsın olur olmaz derde.
Öyle bakma, elimdeki kan senin yüzünden;
Yaşamak bitince tüm satırları yakmak
Bir temyizcinin gözüne nefreti atmaktır
Çünkü düşmese ömür ve ölüm ayakta durmasa
Yapılır mı cenazeler güzel bir söz ardından
En narin çiçeği bezeyip annelerin karnına 
Akranmadan ağlayan hiçbir 
Rıhtım razı değil vicdani mevzuya.

Anneye sorgu 
Ellerimin en soğuk yanı çocukluğum 
Üç beden büyük palto ve sözler sahibiyim bu kış.
Yutulamayacak kadar muazzam görünen,
Ah o milletimin gözündeki milin sebebi,
En güzel günahtır karşılıksız bir bakış!
Neden anne? sevgi sualsiz susmalı?
Her gördüğüyle izdivaç edemez mi insan
Kana bulanmış arsız bir isyan...

Yüzlere bakmadan, anlatıyor ve anlıyorum yüzleri
Hiçbirinde hakikat gözükmüyor 
Gülümseyince ruhu aynadaki iblisin
Yetiş bana sevdiğim
Ben bekleyecek adam mıyım öcümü 
Biri olursa sevdiklerim içinden sevgilim
Hatrı kalır ötekilerin ve ötemdekilerin?
En güzel doğru yalnız yaslanmaktır ağaca.
Gençler afili sözler harcıyor -aşkın utancı bundan
Dilimin ucuna gelen ne varsa senden-
Bakarım, gözlerinde bir ömür yaşanılacak kaç 
Kaç kadın var?

Ötekine gülersem ayıp olur Allah'a
Sevginin birden çok derdi olmasa.

Oğuzhan GÜNEŞ
Fotoğraf:Bahaddin ÜNAL


YAĞMURLAR ALTINDA BİR HÜZÜN DENEMESİ

Herhangi bir yere yetişme kaygısı duymadan yüzümüze vuran güneşi, yüreğimizi incitmeyi gönlüne yediremeyen gökleri, ağladığında hüznümüz katmerlenmesin diye gökkuşağını yanında getiren bulutları ve ahengi adımlarınızla uyumlu şiirleri hafızasında yitirmeyi unutan bir çift gözle dünyada bulunduğumuz yerin neresi olduğunun önemini umursamadan zamanı ardınıza alarak yürüyebilir misiniz? Çok şey istediğinin farkında olan insan ne yapmaması gerektiğinin de bilincinde olmalı. Ama hayat denen şu düzen içerisinde “realiteden” kopmayı başarmak neredeyse imkansız. Boynumuzun bükük kalmasına mani olmayı “romantize” hayallerle süslediysek “realiteye” yakınlığımızı kontrol etmeyi ihmale edemeyiz. Peki ne yapalım? Bilmiyoruz! Her sorunun cevabı “sorun’un” kendisinde saklı falan değildir, arayan bulur, biliyoruz! Umduğunu bulamayanların, aramaya üşenenlerin, rüzgarı saçlarında hissedemeyenlerin bulunduğu yer; işte hüznün tam göbeğidir. “Realite” ile hayat, hayat ile hüzün çoğu zaman eş değerdir. Böylelikle nerede olduğumuzu hatırlıyoruz ve ilana mecbur oluyoruz: “Hüznün hangi kıvrımındaysa yerimiz, orayı terk edip gidemeyiz.” Sözümüzde durup durmayacağımıza karar verelim, zaman akıp giderken “O’nu” biz seyredelim. Umursamadan. Ahengi bozmadan. “Yağmurları incitmeden.”

Mehmet Ali Yılmaz
Fotoğraf:Rabia Sıla ORHONLU


MEZAR TAŞLARI

Toprağa hakkedilen karataşlar;
Bir yüzünde Kuranî lafızlar, Hüvel Baki'ler, Fatihalar,
Diğer yüzünde nuranî oyuklar, yosunlar, sarmaşıklar,
Merhumların görenlere bıraktığı son imzalar,

Toprağa dikilen mermerden levhalar;
Dağa doğru nâmütenahi bir seyahate çıkmışlar,
Servilerin ve karaçamların eteklerine sere serpe uzanmışlar. 
Rüzgarların işitenlere duyurduğu hakiki ihtârlar. 

Toprağa serilen tarihî külahlar;
Kimine âlimlerin mertebelerini, taşa kakmışlar,
Kimine hayatları, asrın sicillerine itinayla yazmışlar.
Satırların fark edenlere sunduğu edebî izahlar.

Son Yolcu
Fotoğraf:Zehra ULUBABA



DÜN,BUGÜN,YARIN

Günahsın, acısın,kötüsün sen
Benim için tuzaksın ,zehirsin,zemherisin
Bir türlü ögrenemediğim o oyun...
Ama seni sevmek, öyle geliyor ki bana;
Yaşatmak kadar sevap
Deli bal kadar tatlı
Unutulan iyilik
Tuzaksan,tutsağındır kalbim
Zehirsen, cennete inanırım
Zemheriysen sevgim kadar yer yakarım
Aklımın saptığı yolun sonundasın.
Ne dünümdesin ne yarınımda.
Olmaz değil olamazsın da...
Fakat sen bu günümdesin,
Geçecek bugünüm, gelecek yarınım...
Ben varoldukça, her anı(m)da

 Sinem Yiğit
Fotoğraf:Bahaddin ÜNAL

Alıntılar, duyurular, eser-görsel alımları ve çok daha fazlası için bu yazıya tıklayın.














Yorumlar

  1. Yorumlarınızı bekliyoruz sevgili okurlarımız🌸🌸 iyi okumalar🩷

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar