KALEMDAR 2.SAYI
GENEL YAYIN YÖNETMENİ-EDİTÖR
Mirac Ali TAŞ
Zehra ULUBABA
EDİTÖR YARDIMCISI
Ebubekir Sıddık TAŞ
FOTOĞRAFLAR
Asuman YILDIZ
Feyza Naz KÖMÜR
Mirac Ali TAŞ
Muhammed Ali BAYRAK
Rabia Sıla ORHONLU
Tesnim ÇELİK
Zehra ULUBABA
YAZARLAR
Ahmet Furkan KÜÇÜK
Ekrem TURHAN
Elif TURCAN
Feyza Naz KÖMÜR
İkbal Rana BOZKURT
Mirac Ali TAŞ
Oğuzhan GÜNEŞ
Son Yolcu
Sümeyye İrem YAYLACI
Tesnim ÇELİK
Zehra TURKAY
Zehra ULUBABA
KAPAK TASARIM
İCAT ÇIKARTMA BAŞIMIZA
"İcat Çıkartma Başımıza"
Cümlesini başımıza klavye icadını çıkaran birilerinin sayesinde yazdım az önce.
Bir tuşa bastım ve bir sürü insanla paylaştım içimden geçenleri.
Belki bir gün ansızın oturuverirken zihninde çakan bir kıvılcımı aleve dönüştüren bir cesur sayesinde.
Başımıza öyle güçlü icatlar çıkarıldı ki ne zaman başımızı çevirip etrafa baksak sahip olduğumuz her şeyde "eski köye yeni adet getiren birilerinin" parmağı var.
Yürüdüğümüz yolda, oturduğumuz bankta, sevdiklerimizi hayata bağlayan bir icatta... Kısacası her yerde ve her zamanda.
Ama bu gerçek gözlerimizin önünde olmasına rağmen
büyüklerimizin zamanında söylediği "İcat çıkartma başımıza" sözünü;
hayatımızda bir risk almamız gerektiğinde veya bize verilmiş düzeni bozma pahasına bir adım öne çıkmamız gerektiğinde sıklıkla kendi kendimize söyler ya da çevremizden duyarız.
Biz insanlar, merak duygusu ile yaratılmış varlıklarız.
Bu yaradılış gereği sorgular, düşünür ve hayal ederiz.
Bugüne kadar hanginiz oturup "Ya şu şöyle olsa ne güzel olurdu" demedi?
Kaçımız kendi aklına daha önce gelen o muhteşem fikre, önünden geçtiği bir rafta ansızın rastlamadı?
Ürünün altında ise kendi ile aynı şeyi düşünen başka bir beynin imzası.
Ne farkı vardı ki o imzayı atan eller ile bizimkilerin arasında?
Aslında, cevap basit.
"Cesaret ve özgüven". Hayallerine, onları gerçekleştirecek riskleri alacak kadar güvenebilecek düzeyde bir özgüven farkı vardı arada.
Ve başına icat çıkararak o rahatını bozma riskini alabilecek kadar "cesaret".
Dünyanın varoluşundan bu yana insanlar düşündü , hayal etti.
Kimisi denedi kimisi yanıldı kimisi kazandı.
Kimisi ise hayallerini altına süpürdüğü rahat koltuğuna kurulmaya devam etti.
Evet, deneyenler bazen yanıldı bazen kaybedip hüsrana uğradı.
Ama sonuç ne olursa olsun başına icat çıkartmayan o kitle, daima olduğu yerde saymaya devam etti.
Doğuştan kendine verilen zihni çürüterek ve kısa süreli o rahata kendini teslim ederek yaşadı gitti.
Ve herkesin mutlak sonu da kara toprak oldu.
Cesaret edenler, toprağın altında hareketsiz yatarken bile milyonlarca insanın hayatına dokundu.
Rahatına bakanlar ise yıllar hatıralarını silince toz olup unutuldu.
Belki de başımıza icat çıkartmak, bize bahşedilen mükemmel hayaller, zeka sağlık ve daha pek çok nimetin hakkını verebilmek adına boynumuzun borcu..
Zehra ULUBABA
Fotoğraf:Zehra ULUBABA
Karanlıklardan aydınlığa çıkar bizi Kudüs
Bir sabah gelsin kardan aydınlık
Bebekleri bomba değil annelerinin öpücüğü uyandırsın artık
Müslümanlar uyansın, birleşsin artık
Karanlıklardan aydınlığa çıkar bizi kudüs
Utanıyorum artık Kudüs, yüzüne bakmaya
Ne olur küskün küskün bakma bana
Sözlerim yetmez seni anlatmaya
Ne gelir elimden duam ve yazdıklarımdan başka
Utanıyorum artık Kudüs, yüzüne bakmaya
Dayanamıyorum artık bu ayrılığa
Zalimin vahşi katliamına
Bebek katillerinin pişkin sırıtışına
Fethi nasip et Allah'ım
Dayanamıyorum artık bu ayrılığa
Üstünlük tüfekte tankta değil
Sapanla taşla şehadete koşanda
Gönülden gönüle bağ kuranda
Aksaya adanmış kumandanlarda
Üstünlük tüfekte tankta değil
Suskun tüm dünya keyfi için zalime
Yavrusunun kanı elinde, gözü yaşlı anneye
Poşetlerin içinde parçalanmış bebeğe
Verecek hesabı yok ahirete
Suskun tüm dünya keyfi için zalime
Mirac Ali TAŞ
Çizim: resimhanimm
Nesli tükenen kavramlar arasında ilk sıralarda kendine yer bulur emek…
Emek vermeden bir yaşam sürmek; insanın üzerine düşeni yapmak yerine hep kolay olana kaçmaya çalışması, ortaya bir mücadele koymadan her şeyin kendiliğinden onun istediği statüye gelmesini istemesidir. Emek vermek istemeyen bir kişilik; onu zor olarak nitelendirir ve onun üzerine gidip başarmayı tercih etmez. Başarmak isteği şeyin kolaylaşmasını, kolaylaşarak ona koşmasını tercih eder.
Emek, o kadar nesli tükenmiş bir kavram ki emek vermek durumu aklımıza gelmiyor neredeyse. Kendi aklımızda, tamamen pasif ve olumsuzlukların içimize hapsolduğu bir dünya çiziyoruz. Ve bu çizdiğimiz dünya algısı, emek vermemize engel oluyor. Yani karanlık, başarının olmadığı, emeğin adının dahi anılmadığı kara tabloyu; kendi elimizle çiziyoruz. Bir bakıma düşeceğimiz çukuru önceden kendimiz kazıyoruz. Sonra koşarak içine düşüyoruz. Tek yaptığımız şey ise; "Ben bu çukura neden düştüm, durduk yere?" demek oluyor ya da "Ben bu çukurdan asla çıkamam!" demek…
Emek; aklın ve kalbin aktifliğidir. Aklı ve kalbi aktif olan bir insan, boş durmaz. Bu aktiflik, onda her an emeğe dönüşerek başarıyı getirir. Beyindeki hücreleri harekete geçirmek, bir emektir. Hücrelerini harekete geçirme emeğini vererek eyleme dönüştüren insanın aklı, aktif olur. Aktif bir akıl; kiraya verilmez, ondan bilgi üretilir ve sunulur. Emek vermekten kaçan insan, aklını kiraya verir. Bu insan emeği yok saydığı için doğru yanlış analizi yapmaz. Ve doğru yanlış ne olursa olsun kafatasındaki güvenlik kapılarının tamamını açık vaziyette savunmasız bırakarak her şeyin içeriye rahatça sızıp yer edinmesine izin verir. Akıl süzgecinin elemediği bu virüs, kalbe giden yolu da sorgusuz bir şekilde geçerek oraya ulaşır. Aklı ve kalbi pasifleştiren bu virüs; artık emek vermemek, geleni sorgusuz sualsiz kabul etmek, kılını bile kıpırdatmamak daha doğrudur anlayışını enjekte eder insanın hayatına...
Emek, hayata anlam katan değerli bir hazinedir. Hazineyi bulmak, gün yüzüne çıkarmak; bir çaba ister. Emek, bu çabanın adıdır. Bir insanın hazineye sahip olmak istemesi, verdiği mücadeleye veya vermek istemediği mücadeleye dayanır. Mücadeleyi vermeye gönüllü olan insan, emeğine altın bir taç giydirerek hazineyi bulmuştur. Mücadeleyi vermek istemeyen veya vermeyen insan; sürüye katılmış, kadercilik zırhını giymiş ve aklını hiç zam bile yapmayı düşünmeden ucuz bir fiyata yeniden kiraya vermiştir.
Emek vermek, anlam üretmektir. Emek, bir insanın bilgi fabrikası kurmasıdır. Bilgi fabrikası kuran insan, bu üretilen bilgiyi hayatına fiil ile inşa eder. Ve diğer insalara sunar. Emeğini anlamlandıran insanın fabrikası, hiçbir zaman kapanmaz ve her üretim yeni bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkar.
Emek, insanın yaşamı boyunca bırakacağı en özel mirastır.
Emek; insanın hayata bakabilmesi, onu nasıl daha özel kılabileceğini düşünmesi ve eyleme dönüştürmesidir.
Emek; anlamı anlamlandırabilen insanın aklını, kalbini ve ruhunu ortaya koyarak hayatın yüksek basamaklarını fiili olarak sağlam adımlarla tırmanmasıdır…
Ahmet Furkan KÜÇÜK
Fotoğraf:Feyza Naz KÖMÜR
Ölüm her şeyin ilacı
aşka inat
Ve yalnızlık her şeyden fazla
İşliyor yaşlanmış damarlarıma
Bir güz sanrısı gibi.
Ne arıyorsun öksüzlüğüm
Perçinlenmiş yaramı dağlayan saflarda
Sana her baktığımda gördüğüm
Bir çocuk, uzun uzun yakıyor içimi
Yalnız bırakılmadan yürümeyi hayal ediyorum
Ellerim cebimde, ellerin cebimde...
Duruyor aşkın
Bir anne gibi dağların önünde
Kıvrım kıvrım saçların
Bağrıma saplanmış onulmaz sevdanı
Perhizliyor bakışların.
Sen gittin
bahar gitti
İşte şimdi büyüdün
Herkes için ölebilecek yaştasın
Uykuların istemesen de biraz yarım
Özgürlük sonbahar yapraklarından bile çekildi
Herkese aynı çarpmıyor alın yazısı
Çünkü yanı başımdakinin sözü
Yazılmalı kara tahtaya kara harflerle
Okutulmalı bir ömür okullarda mucizeler
Çünkü dünya etiyle kemiğiyle
Etsiz ve kemiksiz.
Anlatılan, anlaşılmasın diye örselenmiş terazinin
Taşlanarak çıktığı revan kağıtlarında kanun
Kutlu bir mecnundu oysa
-âşıkâne şiirler-
Karmaşanın ininde kaybolurken
İçimin en kuytu yerine savaş ilan eden.
Oğuzhan GÜNEŞ
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK
Ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye devam ediyorum. Arkamda bana ait olmayan
şeyler, önümdeyse bilinmezlik. Ruhumu da gözlerim gibi ele geçiren sisin inadı
kırılmaya başlıyor. Artık ellerimle ağaçları yoklamadan da ilerleyebiliyorum. Ayağımın
altında ezilen buzlaşmış karlar. Altında kim bilir kaç tohumun yeşermek için can attığı toprak. Üstündeyse küçücük bir kaplumbağa..Kış uykusunda olması gerekirken
yavaş ama emin adımlarla peşimden geliyor. Belki de konunun benimle ilgisi yok, kendine uyuyacak bir yer arıyor. Bembeyaz kar'a inat, kan kırmızısı benekleri. Minik
ayakları nasıl da üşüyordur şimdi. Dostumla yan yana ilerliyoruz bir süre. Ağaçlar
iyice seyrelmeye başlıyor. Bir süre sonra uzaklaşıyor benden. Derken ormanın bitişi
görünüyor. İlerde bir kasaba var belli ki. İçinde kimlik sahibi onlarca insan. Sıcak ve
huzurlu dumanlar tütüyor bacalarından. Hepsi başka ritimde, bambaşka hikayelere
konu oluyor. Ben ise hepsine biraz özenerek, biraz gücenerek bakıyorum. Baktıkça
içimdeki yalnızlık duygusu daha da sarıp sarmalıyor. Karanlık bir el beni içimdeki en
derin en karanlık kuyuya çekiyor. O beni sıktıkça canım daha da yanıyor. Çırpınarak kurtulmaya çalışıyorum, daha sıkı sarıyor. Her bir kemiğim tek tek kırılıyor sanki. Her
bir uzvum ellerim gibi terk ediyor beni. Ayaklarım bile taşımıyor artık. Gözlerim
bakmak istemiyor yarınlara.
Gözlerimi bir kıraathanede açıyorum. Buram buram kitap ve çay kokusu. Gözlerimi
yakan sapsarı bir ışık. Ve birtakım sesler kulağıma gelen. Başta uğultudan
ayıramasam da zamanla anlam kazanmaya başlıyorlar. “İyi de neden?” diyor. “Neden
istediğin her şeye kolayca sahip olasın, sahip olduğun her şeyden sorumlusundur,
güç yetirebilir mi insan buna?” “Sahip olamazsın zaten, emanetçi olursun. Ayrıca her
şeyin sorumluluğu altında ezilmen gerekmez ki. İstemelerinin karşılığı olan her şey
tamamen senin sorumluluğunda olmak zorunda değil. Sadece üstüne düşeni
yaparsın. Yük hafifler ve altında ezilmezsin. Asıl mesele neden değil, nasıl ait
olabiliriz tüm istediklerimize.” “Söylediklerinin bir kısmı anlamsız geliyor. Hem
kendine düşen tüm sorumluluğun altından kalktın diyelim, sorumluluğu paylaştığın
kişilerin de bunu yapabileceğine güvenip de kontrol etmeden yoluna devam edebilir misin? Sonuçta cam bardaklardan yapılmış bir kule gibi tek bir bardağın kırılmasıyla
düşecek ve parçalanacaktır hepsi. Ve istekler ne kadar az olursa olsun hangi
bardağın kırılmak üzere olduğunu bulup desteklemedikçe bir hayalden öteye geçmez
söylediklerin. Bunu yapmaksa zamanla deliye çevirir adamı, her şeye yetişmeye
çalışırken meselenin özünü kaçıran kontrol meraklısı bir herif olur çıkarsın.” Göbeğini
hoplata hoplata gelen çaycı giriyor araya “Üstüne gitme ihtiyarın, bu yaştan sonra ne
isteyebilir ki zaten!” Ortalığı bir kıkırdama alıyor “Hem bak uyandı seninki, git biraz da
onunla uğraş!” diyerek beni gösteriyor. Adamla göz göze geliyoruz, kafasıyla selam
verip gülümsüyor. Biraz toparlanıp ben de selam veriyorum. Benim yaşlarımda kirli
sakallı, keskin bakışlı biri. Beni buraya getiren oydu demek. “Günaydın genç adam!”
diyor ihtiyar dedikleri. “Bir an hiç uyanmayacaksın sandık” diye bağırıyor arkadan bir
başkası. Uzun zaman sonra kendimi ilk defa bu kadar huzurlu hissediyorum. Kısa bir
sessizliğin ardından adam “Hoş geldin!” diyor. “Seni yolda baygın görünce ne
yapacağımı şaşırdım, şimdi daha iyi misin?” “İyiyim, çok teşekkür ederim.” “Ne demek canım, insanlık vazifesi. Bu arada seni daha önce görmedik buralarda.
Söyle bakalım kimsin, kimlerdensin?” “Ne nereden geldiğimi bilirim ne de nereye
gittiğimi. Kimim kimlerdenim, orası da meçhul. Belki kırılmak üzere olan bardaktaki
suyum, belki de bardağın kendisiyim. Bilmiyorum.” “Hakim efendi, bak sana arkadaş
da çıktı artık, bırak şu ihtiyarın yakasını!” dedi çaycı. İhtiyarın suratı asıldı hafiften.
Hakim gülümsedi. “Merak etme genç adam, kapımız herkese açıktır bizim.” “Yalnız,
neler olup bittiğini anlatmak istersen de dinleriz.” “Anlatacak pek de bir şey yok
aslında. Bir ay kadar önce bir tren garında açtım gözlerimi. Kim olduğuma ya da
oraya neden geldiğime dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Günlerce yürüdüm. Şimdi de buradayım işte.” “Peki, camın ardındaki şu çocuk kim? Ne zamandır seni izliyor?”
Kafamı o tarafa doğru çevirmemle çocuk koşmaya başladı. “Keşke bilsem, Ama hiçbir fikrim yok!”
~Devam edecek
Tesnim ÇELİK
Yaşadım ve belki biraz daha yaşayacağım.
Yaşamak eylemi; nasıl tabir edilir, nerede başlar, nerede biter? Bilemem ama hissedilebilir, hiisettirilebilir. Kavramlara hapsedilmiş zihinler topluluğu olarak sözlüğe bakmayalım. Bu sefer yaşayanlara bakalım. Bir bebeğin ilk çığlığı, bu eylemin ilk habercisidir. Ya da bir çocuğun ilk düşüşü, arkadaşından ilk ayrılışı, sevgiyi ilk kez annesinden başka birinde hissetmesi, ilk kez korkuyu canavar hikayelerinden değil de üstüne yığılan beton kütlelerinden öğrenmesi...
Bazen hissedilen öğrenilene hüküm giydirir; bilirsin insanoğlunun ölümlü olduğunu, bir gün gidebileceğini yahut sevmek zamanına paydos girebileceğini ama kalbin ezilir, bükülür tenhalarında "Bir başına dört odacık dolusu hüzün mü, canımı bu kadar yakan ya Rab?" dersin ve kalakalırsın. Fizik yasaları, geçerliliğini yitirir o zaman; yer çekimi yasası yok sayılır, mikrobiyolojik kalp sayımı baştan savma gelir, logaritmik denklemle çözüveremezsin hayatın matematiğini. Hepsi bir yana insan bile anlamaz ya susarsın. Kelimeleri toplamak, burçak tarlasında kopan inci bilekliğinin dört bir yana saçılmış tanelerini aramaktan farksızdır. Yaşamak, en çok bu zamanlarda manasına kavuşur; "Bir ben var ki benim içimde; benden öte, benden ziyade" denilen zamanda.
Zehra TURKAY
Fotoğraf:Feyza Naz KÖMÜR
Karanlığı sezmeli ve tedbir almalı;
Bileklerimiz huzmelerin ilmekleriyle düğümlü
Bedenimiz yatağın bağrında gömülü.
Korkular uçuşmaktayken oyun havasıyla
Parmaklarımızla durduramayız akıp giden hezeyanlarımızı.
Karanlığı bilmeli ve mücbir olmamalı.
Vicdanımızla müspet rey vermeden giyotine
O lamba asla sönmemeli.
Kabusların yüce divanında saat on ikiyi vururken
Mecburiyetler muttasıl dileklerle yok olmalı.
Karanlığı görmeli ve muhkem olmalı
Rahat döşek, sıcak bir battaniye ve aydınlık sokak.
Gölgeler duvarlara değil, rüyalara vurmalı.
Göz sözünden cayarak, vazifesini terk ederek
Güven meclisinden istiklal madalyası almalı.
Karanlığı örtmeli ve metin durmalı
Bütün gayret ile yakmalı mumun fitilini
Ruh sükûn bulutuna varana kadar.
Yeryüzüne hicret ederken yıldızlar, gökkubbeden,
Şehadet zikirleri dökülmeli dillerden, huzurla.
En karanlık anım mıydı bilemem ama
Karanlığı tanıdığım vakte ancak ulaştım.
Son Yolcu
Fotoğraf:Asuman YILDIZ
EFLATUN YILDIZIN İZİ
(Bu izler olduğu gibi kalmayacak sanıyorsun ama hayır sen kaydedemesen de varoluşun derinlerinde, bir yıldız tozunda...)
Sembolize etmek, gömlekler giydirmek... Bazı zaman o gömleklere sığamazken bazı zaman birkaç beden büyük geliyorlarken bunu yapıyorsun. Ve o gömleklere göre kendine küçük veya büyük gibi tanımlar getiriyorsun. O gömleklerin doğru dikildiği veyahut o gömleği doğru zamanda giydiğin ne malûm?
En son ne zaman gömlek giydirmedin kendine?Hatırlamıyorsun bile... Kendini kalıplara uydurmak yerine kendi kalıbını sevip onunla yaşasan... Hani kalıpların bir önemi olmasa diyorum. Kalıp insanın kendi olsa. O şey (kalıp, gömlek) seni sıkıyorsa ona istediğin bir isim takabilsen... Nesnel olmayı en azından hayal kurarken bırakabilse insan ve öznesinin ne kadar biricik, öznelliğinin ne güzel olduğunun ellerinde tutsa... Kendi değilmiş gibi hissetmese.. Mesela bir cümle kurarken bile büyük harflere, virgüllerin yerine cümlenin sonuna üç nokta mı, nokta mı yoksa ünlem mi koyacağına bu kadar yormasa kendini...
özgür olsa?
ÖZgür olsa...
ÖZGÜR olsa!
özGÜR olsa.
Kelimelerini bu kadar seçmesi gerektiğiyle değil de... (değil de demeyip kendini hiçbir şeye mecbur etmese)
Yorulunca dinlense, yorulduğuna değeceklere yorulsa, eziyet etmese;
kitapları, hayatları, eflatun göklü akşamüstlerini, simsiyah ama yalnız tek bir yıldızı olan geceleri, masmavi gökte sarı sarı çiçek kokan güneşi, yere düşen saatleri, özlediği arkadaşlarını ruhuna sarsa...
İkbal RanaBOZKURT
Resim:Mirac Ali TAŞ
HUKUK
İçimin yorgunluğu değil misin?
Beni uyutmayan.
Gökyüzünün rengi değil misin ?
Boğaza rengini veren.
Sen değil misin ?
Bu aciz'i heder eden.
Siyahın rengi değil misin ?
Beyaz'a anlam yükleyen.
Kalbimin hüznü değil misin ?
Bir gece yarısı uykumu kaçıran .
Dualarımın sebebi değil misin?
Bu aciz'in elini açtıran.
Hüznün yükümlülüğü değil misin ?
Bu aciz'i heder eden.
Dersaadet'e anlam yükleyen.
Sen değil misin?
Söyle o zaman nedir?
Seni bu acize , vezir-i alâ eden...
EKREM CANTURHAN
Fotoğraf: Rabia Sıla ORHONLU
SESİMİ DUYAN VAR MI?
Alışılmış bir simânın eksikliğinde kayboluyorum,
Kusurlar arıyorum muntazamlıkları süsleyen.
Kusurlar ki her biri bir masaldı,
Yandı, bitti, kül oldu şimdiden
Kelimeler kifayetsiz olmuyor,
Halini birkaç kelimeyle de anlatabiliyor insan,
"dünya artık büyülü değil."
Uzak yollarda harcıyorum son satırlarımı
İsrafa kaçarak
Uzaklar ki sinemde binbir bıçak.
Mektuplar yazılıyor, şiirlar ithaf ediliyor
Kara bir trenin kalkışına
Tren yola çıkmadan başlayan bir serzeniş
Vedalara karışmış dumandan bulanık bir şehir...
Hayır seyyah, sağlıcakla kalınmıyor
Sağ kalınıyor, ancak nefes alınıyor
Bu gördüğün enkaz ruhumdan arta kalan değil,
Tüm şehir yıkılıyor seyyah.
Nağmeleri ve kasvetiyle büsbütün bizim olan şehir
Dağılıp gidiyor
Düşüncelerim ağır hasarlı bir bina derdim
Bir "ah" etsem yıkılırdı
Edemedim
Güçlendirme çalışmalarıyla hafif hasara çevirdim
Hala zamanımız vardı
Çatlak duvarların arasından
Mavili morlu çiçekler açardı
Hala zamanımız..
Var mı?..
Zaman ilaçtır dedi bir kaldırım çiçeği
Zaman zehirdir demiştim
Panzehirler de zehirdendir dedi seyyah
Zaman içip beklemiştim
Dokunduğun gülüş kadar var olursun
Aldığın "ah" kadar silinirsin derdim
Silik bir izi takip ederek vardığım çölde
Elimdeki son su damlasını da
Küçük bir kaktüse döktüm.
Dikenleri battı...
Feyza Naz KÖMÜR
KENDİ KENDİME
Annesi zorluyor: "Git de hayata karış!", "Git bir şeyler öğren!".Gidiyor Rabit'in yanına. "Bana öğret satrancı" Rabit öğretiyor. Rabit beyazı seçmek istiyor. "Hayır, İlk başlayanlar beyaz olamaz!"
"Olurum, işte."
Git diyor Rabit.
"Gitmem işte."
Rabit işine dönüyor.
Rabit'in işi mi vardı?
Hayır, o üniversite okumuyor muydu?
Hayır, bakkalı var onun!
"Olurum." diyor çocuk. "Ben siyah olurum.
Ancak bir gün seni yenersem beyaz hep benim." Rabit başlatıyor. "Kısa olanı oynayacaksın, yanlış yapıyorsun!"
Ne yani kısa derken kendisine laf mı çaktı? Bilmiyor muydu?
Onun adı piyondu.
Rabit benden kısa, bana laf sokuyor alttan.
Hayır, Rabit daha uzun.
Yok, ben daha uzunum.
"Çocuk, oyna!"
Annesi soruyor: "Nasıl geçti?"
Rabit bana satranç öğretti.
Babası soruyor:
"Çok erken öğrendim. İlk oyunuma göre çok iyiymiş!"
Palavra!
Kim dedi onu?
Babam mı hayır çoktan uyuyakalmış. Annem odada bile değil. Rabit mi acaba? O şimdi karısının yanındadır.
***
Okul bitti. Dôğrû Rabit'in dükkanına...
Bisküvi alıyor bir tane
Gel diyor çocuk, gel de boyunun ölçüsünü alayım.
Rabit oturdu karşıya.
Rabit niye bu kadar az konuşuyor?
Sevilmesinin nedeni bu mu acaba?
Ben çok konuşuyorum diye mi, hoşlanmıyor benden?
Beni cıvık mı buluyor?
Bisküvi yer misin Rabit abi?
Yemem!
Yemezsen yeme be!
Yine siyah taş. Bir oyun daha kaybedildi. Yeni öğreniyorum zaten.
Sen kaç yıldır oynuyorsun Rabit?
" 3 yıl oldu"
O zaten 3 yıldır oynuyormuş.
Ben bir anda nasıl o kadar iyi olabilirim?
Olmak isteyen oluyor ama.
Kim söylüyor bunu?
Eve gitti. Annesi yemek yapıyor.
Fasulye mi?
Sevmez ki.
Ama yiyecek.
Babası nerede, işi çok herhalde. Annesiyle oturdu yiyorlar. Çok güzel olmuş anne. Maksat annesi mutlu olsun.
***
Canı sıkıldı. Rabit'in yanına gitmek istiyordu. Ama Rabit'in işi vardır.
Ya kovarsa onu. Düşünüyor ama ne yapacağı belli zaten. Kovulacaksa da erken kovulsun.
Dükkanına gitti Rabit'in.
"Kolay gelsin Rabit".
Rabit de hiç okula gitmiyor herhalde.
Ama zaten burada çalışıyor ya, evine ekmek götürüyor adam.
Siyahı aldım. Geç karşıma diyor Rabit.
Tavır hep aynı.
Bu sefer kazanmaya çok yakındı.
Rabit bozuntuya verdi. "Aferin!" dedi.
Sanki üzgündü Rabit. Rabit üzülebiliyor muydu? "Kendini bu kadar üstte görme Rabit Efendi!"
İyice üzdü onu.
Günün kalanı güzel geçti. Yatarken aklına geldi. Rabit üzgünken onu daha fazla üzmüştü.
Vicdanı var mıydı kendisinin?
Bunu düşünüyorsa vardı. Yine kendini aklamanın bir yolunu bulmuştu.
***
Rabit okula gelmişti o gün. Pek keyfi yoktu sanki. Anlat dinliyorum seni... Rabit "Ben şu kızı seviyorum dedi....
Onun da sevdiği kızdı o. Git konuş o zaman.
Rabit yakışıklı. Herkes severdi Rabit'i. Bu soğuk nevalenin neresini seviyorlarsa.
Sen de onu seviyorsun ama.
Hayır, ben sevmiyorum kimseyi! Yalan, Palavra! Rabit mi söyledi onu? Hayır, kimin söylediği bariz.
***
Sınav oldular. Rabit kendisinden yüksekti. "Sen bu aralar çok boşluyorsun." dedi baba.
Hayır baba, elimden geleni yapıyorum.
Annesi tasdikledi.
Ama babasını.
"Rabit senden yüksek almış!"
O gün çok çalıştı.
Rabit'i geçmesi lazım.
Hırs yaptı. Diğer sınavda geçecek.
Niye, Rabit ile mi yarışıyordu sanki?
Onu geçmek mi lazımdı illa.
Onun için çalışıyordu sanki.
Başarılı olmayı da seviyordu ama bunun için azim eksikti.
Zaten Rabitle sevdiği kız beraberdi. Görmeye katlanamadı. Diğer sınavda daha yüksek yaptı ama yeterli değil. Satranç çalıştı bu kez. Bu sefer kazanacaktı. Çok çalıştı.
***
Rabit'in evine gitti. Evi çok güzelmiş. Karısı da çok güzel. Bu sefer kazanmak çok istedi. Canı gidiyordu. Kaybederse diye ödü kopuyor.
Kazansa ne değişecek ki. Ama kaybetse...
Hayır kazanmalıydı kesinlikle.
Bu sefer kanıtlayacak. Kendisi de özel bir insandı.
Sevilmeyi sayılmayı hak ediyordu. Kazanmak zorundaydı.
Ama kaybetti.
Ama neden ki, neden kaybetti?
Bu sefer çok çalışmıştı. Bir kez olsun kazanmak istemişti.
Yine olmadı, yine yenildi. O çok cevap vermek istediği soruda yanlış cevap vermişti ya.
O kadar canı acıdı.
Annesi ona başkasıyla karşılaştırmıştı ya, o kadar acıdı.
Sevdiği kız başkasını seviyordu ya, onun kadar acıdı canı.
Babası yeterli bulmadı ya kendisini, o seferki gibi acıdı.
Arkadaşları onu dışlamıştı ya, işte tam o kadar...
Bu sefer kendini kanıtlayacaktı hani.
Yine olmadı ki. Neyi eksikti onlardan, neyi yanlış yaptı? Hak etmiyor muydu? Layık değil miydi, insanların en sevdiği kişi olmaya? O kadar başarısız biri değildi ki.
O kadar sevimsiz de değildi. Çirkin de değildi. Ama neden bir şey de olsun, en iyisi olamıyordu?
Neden en değildi?
En yakışıklısı değildi. En başarılısı değildi. En sevilen değildi. Bir şeyde olsun ama olmadı işte.
Ona yenildi, sustu. Buna yenildi, kabullendi. Şuna yenildi, canı acıdı. Yine de sakinledi. Ama bugün başka, bugün bilinçaltının yarattığı adamcığa yenildi. Bugün kendisinde yenildi. Hiç bir şeyde en olmak kalsın, bugün en kendi bile olamadı.
Sümeyye İrem Yaylacı
Fotoğraf:Naz
Işık sayıkladı gölgenin öyküsünü
Çok büyük bir anlama varmış sabah
Elimin altından kayıyor gündüzler
Işığın yetersiz kaldığı özgürlükteyim
Sarıyorum başa hepsini
Bozuntu vermeyecek kederli gölgem
Dünya da on bin acı var
Sevgiden ve aşktan mı bahsedeceğim
Bu çocukların öldürüldüğü vahşi zaman da
Mutluktan mı söz edeceğim
Bebeklerin doğmadan ölüme sürüklendiği günlerde
Yasaklanmalı ateşi hak olarak görenler
Hepsine sormalı yanmak hissi gözler de buğulanınca
Yalnız baheneme sığındım
Bahçenin arkasında duruyor kaskatı kesilmiş gölgeler
Unutulmayacak diye kandırma yaranı
Unutacaksın ilk doğan güneşle beraber acını
Gidenin özlemi de bitecek duvarlarında
Su dökecek ardından annenin uluslu şefkati
Bak kavuşamadı yalanına hayat
Kırgın olmana dayanamıyorum
Ölüm seni değiştirmemiş
Hala üzgün dudaklarındaki kıvrım
Küstahça bağırıyor ateşi hak görenler ardımızdan
Aldırma donuk gözlere
Seni kilitleyeceğim kışın bağrına
Soğuk elleri morartana kadar
Bitmeyecek savaşının öyküsü
Ellerindeki çizgilerde ismin yazıyordu daha dün
Ama bugün soğuk silmiş ismini
Unuttum yorgun bakışlarının ardındaki cehennemi
Kaçamam özgürlük içindeki tasadan
Hala ölüyor çünkü çocuklar gazanın eteklerinde
Yaşamaktan mezun oldum dün gece yarısı
Siz de oldunuz
Belgemi elleri kanlı çocuklar getirecek
Keşke biz de mezun olsaydık, diye bakıyorlar
Yara bere içinde gazanın çocukları
Mezun oluyorum bu gece yarısı
Belgemin üzerinde yaşamak yazıyor
Bütün acılara kayıtsız kalarak mezun oldunuz
Yaşamadan yaşandı mezuniyetiniz
Çocuklar arsızca bombalanırken
Ve siz sessizce evinizde uyurken
Mezun oldunuz onursuz bir yaşamdan
Artık ışık yetecek özgürlüğüne
Hepsi senin için geldiler
Arkada israilin öldürdüğü çocukların çığlığıyla
Yaşamının zaferini kutla
Elif Turcan
Fotoğraf:Muhammed Ali BAYRAK
SON
Yorumlar
Yorum Gönder