KALEMDAR 7.SAYI

 


GENEL YAYIN YÖNETMENİ 

Mirac Ali TAŞ

Zehra ULUBABA


EDİTÖR 

Mirac ALİ TAŞ 

İklil Naz AVCI

Zehra TURKAY 

Zehra ULUBABA


FOTOĞRAFLAR 

Ayşe ARPACI 

Hakan ÖZTÜRK

İkbal Rana BOZKURT

Melek ÇELİK

Mirac Ali TAŞ

Muhammed Baran ASLAN 

Nida GÜLIRMAK 

Rabia Sıla ORHONLU 

Tesnim ÇELİK

Yaren KASIMOĞLU

Zehra ULUBABA 


YAZARLAR

Ahmet Furkan KÜÇÜK

Ayşe ARPACI

Cansu DAŞTAN

Emine Zeynep TUNCEL

Eren ŞEKERCİ

Ergül ERDEM

Fadime KİREMİT

ferhatboy | Ferhat SAYĞIKAN 

Gökhan AKKAYA 

Mehmet Ali YILMAZ

Merve Nur ZENGİN

Mirac Ali TAŞ

Mustafa KATUK

Oğuzhan GÜNEŞ 

Sultan GÖLCÜK

Tesnim ÇELİK 

Yalnız Kayıkçı

Zehragül GÖLCÜK 

Zehra ULUBABA


KAPAK TASARIM

Mirac Ali TAŞ

Zehra ULUBABA


HAİNLERE İNAT

Geçenlerde kendimi uzun uzun düşünürken buldum. En son kendime nasıl bu kadar çok kötülük var bu dünyada ve neden her geçen gün daha kötüsüyle karşılaşıyoruz diye soruyordum. İnsanlar bunu nasıl yapabiliyor? Her seferinde bu kadarıda fazla bundan daha kötü ne olabilir ki diyorum ve daha da kötüsünü akşam haberlerinde görüyoruz.

 Yol verme kavgasında birbirini bıçaklayanlar mı dersiniz, bebekleri sırf para için öldürenler mi...

Son zamanlarda ülkede yaşanan bu tarz  olaylarla toplumsal çöküşe hep birlikte şahitlik ediyoruz. 

Tam da bu konuyla alakalı izlediğim bir sokak röportajında bir hanımefendiye ekonomik kriz ile ilgili bir soru sorulmuştu. Konuyla alakalı derken, ekonomi ve toplumsal çöküş? Nasıl alakalı oluyor diyeceksiniz. Evet sorunun alakası yok konuyla ama verilen cevap izleyenleri en çok düşünmesi ve önlem alması gereken konu ile habersizce karşı karşıya bırakıyor. Hatta akşam haberlerinde bile bu sokak röportajına yer veriliyor. TV kanalları bu cevabı veren kişiyi programlarına davet ediyor. İyice merak ettiniz değil mi ?

İşte gündemi bu kadar etkileyen şu cevabı veriyor : "İktisadi krizler çözülür ama şu anda Türkiye'de 'Sosyal Çürüme' var. Ve sosyal çürümeyi çözemeyecek kadar geç kaldık, geri dönülemez bir yerdeyiz." demişti. Sosyal Çürüme cevabı ile karşılaşmayı beklemeyen muhabir sosyal çürüme ne demek diye soru yöneltti de ülke gündeminde bu konu ve akademisyen hocamız yer edindi. Sosyal çürüme kavramı farkındalığı oluştu ülkemizde. Öğretim üyesi olan bu hanımefendi konuyu şu şekilde açıkladı: "Sosyal Çürüme etik denen şeyin yok olmasıdır. Etik ise yaşam felsefesidir. Türk edebiyatının sinemasının tiyatrosunun kısacası Türk Sanatlarının yazında ve düşünde mafya, kara para aklama, kalpazanlık vb konuları ele alması. Bu etik dışı konuları sanat dediğimiz her alanda insanların zihnine ve kalbine işliyor olması. Biz Güney Amerika ülkesi değiliz. Önceden sadece dışarıdan müdahale ediliyordu şimdi Türkiye'nin içinde de bu sosyal çürüme için uğraşanlar var ve sayısı da arttı" dedi. Sadece Türkiye'de değil. Dünya çapında bu çürüme için güçlü bir yapılanma olduğundan da bahsetti.

Peki, sizce bu "Sosyal Çürüme" sadece Türkiye ile mi sınırlı yoksa dünya çapında bunun için uğraşan bir yapılanma var mı ?

Bana göre tüm dünyamız şu anda bir  sosyal çürüme ile karşı karşıya kalmış durumda. 

Hatta bence Türkiye bu konuda "medeni" olduğunu iddia eden birçok ülkeden de daha iyi durumda. Osmanlı'dan bize miras kalan İslam kültürünün vermiş olduğu bilgi birikim ve ahlaki donanımla bizi diğer dünya ülkelerine göre daha çok korudu sosyal çürümeden. Bu yapılanma tamda bu yüzden önce İslam'ın bu topluma kazandırdığı ahlak ve kültür birikimini imha etmeye çalışıyor. Nispeten de başarılı oldu ve toplumda izlerini görebiliyoruz.

 Peki gözle görünür hale gelen ve öğretim üyesi olan hanımefendinin de geri dönülemez bir yerdeyiz dediği bu toplumsal çöküntü gerçekten engellenemez ve yeniden onarılamaz mı?

Ben hala umut olduğu kanaatindeyim. Neden mi ?

Günümüz dünyasında sosyal çürümenin baş aktörü olan israil, Filistin' de sadece bir topluma soykırım yapmıyor; aynı zamanda "Evrensel Ahlak Soykırımı" yapıyor.

Buna ses çıkarmayan devletler ve milletler tüm değerlerini bu soykırımcının ayaklarının altına seriyor.

 Ama dünyada birçok devletler ve milletler de fark etmiş olacak ki onurunu ve vicdanını ayaklar altına sermektense yaptırım yeme pahasına Filistin soykırımına ses çıkartıyorlar.

Oradaki insanların Allah'a olan teslimiyetlerine hayran kalıyorlar. 

Onlar her şeye rağmen çabalıyorlar ve imkansızlıklar içinde imkan oluşturup ellerindekileri sonuna kadar kullanıyorlar.

Dünya bu süreçte çeşitli hadiselere şahit oldu.

Enkazın üzerinde ders çalışan çocukları da gördük. 

Üç gün boyunca aç karnına mücadele etmiş, mermisi bitmiş, bir eli ampute halde düşman dronununa yerde bulduğu sopayı fırlatan bir komutanı da gördük.

Tüm dünya da bizle beraber gördü ve şahitlik etti. Hangi ırktan olursa olsun vicdanlı ve onurlu insanlar bu soykırıma ses çıkardı. 

Bu konu üzerinde birlik oldu, el ele verdi. Ters kelepçe olma, okuldan atılma ihtimaline karşı en küçüğünden en büyüğüne tüm vicdan sahipleri ses çıkardı. 

Necmettin Erbakan'ın dediği gibi : 

"Bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar, bir çiçekle başlar."

O bahar elbet gelecek biz bir çiçekle başladık ve o çiçekler etrafına tohum  saçacak nice çiçeklere nice baharlara ulaşacak.

Hala nefes alıyorsak hala umut var demektir. 

Enkazın üzerinde ders çalışan çocuğun umudu varsa,

Filistin'de ailesini kaybetmiş birisinin hala bir umudu varsa,

"Dünya nereye gidiyor, dönülmez artık buradan." demek bize yakışmaz. 

Elimizdeki imkanları sonuna kadar kullanarak mücadele etmeliyiz. 

Toplum olarak her birimiz kendi alanımızda mücadele vermeliyiz. 


Geçtiğimiz günlerde 5 kişinin şehit olduğu hain bir terör saldırısı gerçekleşti TUSAŞ'ta. 

Orada binadan tahliye edilen mühendis ise akıllara kazınacak bir cümle kullandı.

 "Hainlere inat daha fazla çalışacağız daha fazla üreteceğiz." 

Bu kadar mazlumun kanı yerdeyken, katiller utanmadan elini kolunu sallayarak BM de konuşma yapıyorken, bayrağımıza el uzatmaya cüret ediliyorken,

toplumu bozmak için alenen TV'lerde, sokaklarda, sosyal mecralarda bu kadar çok faaliyette bulunanlar varken bize de durmak yakışmaz. 

"Katillere, ahlaksızlara, hainlere inat daha fazla çalışacağız, daha fazla üreteceğiz." Çünkü çürüyen dünyanın bağrına umut tohumlarını ekmek zorundayız. Annelerin, çocukların  yanaklarından süzülen her yaşa bir çiçek, bir bahar olmak zorundayız.

Selam ve Dua ile...

Mirac Ali TAŞ



DAĞ KÜSMÜŞ TAVŞANA

Kalbi taştan demişler
Bir dinleyen olmamış
Gezmiş durmuş aramış 
Hali hiç sorulmamış

Derdini anlatmış taşa
Taş ortadan çatlamış
Çekirge üç kere değil 
Defalarca zıplamış

Ağustos böceği demiş
Benim yolum buradan
Bakmışlar hep karıncaya
Demişler "Hadi oradan"

Ağacı eğip bükmüşler
"Yaştır, şekillenir" demişler
Ağaç büyümüş, beğenmeyip
Dallarını kesmişler

Kaplumbağa didinmiş 
Günlerce çalışmış
"Tavşan yatmış" demişler
"Bu hep ondan kazanmış."

İtmiş kakmış kediyi
Dokuz kere yermişler
Dört ayağına düşecek o
Bir şey olmaz demişler

Dağın böğrünü delmişler
Sevenler kavuşmamış
Meğer dağ da tavşana küs
Ona kimse sormamış.

Zehra Ulubaba
Görsel:Yapay zeka ile tasarlandı


ZAMAN NEHRİNDE AKINTIYA KAPILANLAR

Zaman skaler mi, vektörel mi sizce? YKS'ye çalışan bir genç olarak çözdüğüm kitapların kazanımında "skaler" yazar; ama ben biraz da fizik ötesine çıkıp şunu sormak istiyorum: Zamanda belli bir yöne doğru akmaz mı?

İzafiyet Teorisi ve Zamanın Kısalması geldi aklıma. Eş zamanlı olarak kurulan iki farklı saatten (atomik saat), biri dünyada, biri ise uçakta bırakılmış. Dünyadakine göre uçakta olan saatte, uçak yüksek hızla hareket ettiğinden ötürü zaman yavaşlamış ve saat geride kalmış. Bununla ilgili olarak şimdi de Interstellar filmi canlandı gözümde.

Mesela ışık hızında ya da ışık hızına yakın olan bir uçak veya tren fark etmez, binip atıyorum 10 gün geçirdiğimizde, 2124 yılına girebiliriz. Nasıl mı? Dışarıda 100 yıl geçmiş ama bizim için 10 gün geçmiş. Yani geleceğe gitmek teoride mümkün aslında ama pratikte mümkün değil.

Benim için çok büyüleyici ve ilginç bir konudur zaman. Biraz daha fizik ötesine çıkmak, başka şeylere de değinmek istiyorum. Adı Güzel, Adı Görklü Muhammed'in (sav) vahiy kâtiplerinden Hz. Muaviye bir gün birine zaman nasıldır diye sorar. O ise cevaben:
"Zaman sensin. Eğer sen düzgün olursan, zaman da düzelir. Ama sen hak yolundan saparsan, zaman da bozguna uğrar."
Bu, İmam Gazali'nin Yönetim Sırları adlı eserinden bir alıntı.

Öyle değil mi sizce de? Düşünmek lazım. Şu an zamanın nasıl aktığını bile anlamıyor insan, öyle değil mi? Acaba neden diye de sormak lazım. Hem kendine hem de etrafına bakmalı insan. Çünkü Güzel Peygamberimiz (sav) bize:
"Siz nasıl olursanız, sizin idarecileriniz de öyle olur. Siz nasılsanız, öyle idare edilirsiniz."
diye buyurmuştur.

Selamet içinde kalmak için zamanın tüm kötülüklerinden de kaçınmak lazım. Çünkü günümüz, insanların yozlaştığı bir zamandır. Ameller ve niyetler maalesef bozguna uğramış durumdadır. Şayet yöneticiler, halk arasındaki siyaset ve otoritesini yönlendirmeyecek olursa, kolay kolay iyi yola yönelemezler. Ayrıca bu zamanda adaleti sağlamak zor olsa da her zaman âdil olanın yanında durmak lazım.

Nitekim Hz. Musa (as) der ki:
"Yüce Allah dünyada âdil davranmaktan daha üstün bir şey yaratmamıştır. Adalet, Yüce Allah'ın yeryüzündeki terazisidir ve ona asılanı cennete ulaştırır."
Tüm bunlar için çok okuyup çok çalışmak lazım.

İskender der ki:
"Dünya idaresi iki şeye bağlıdır: kılıç ve kalem. Fakat kılıç da, kalemin etkisi altındadır."
İnceyi anlamak lazım ve son olarak Hz. Muhammed'in (sav) dediği gibi:
"Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmaya, yarın ölecekmiş gibi tedbir almaya bakalım."

ferhatboy - Ferhat SAYĞIKAN
Fotoğraf:Tesnim ÇELİK



NE SANDIN

Nice saraylar kurdun hayal nesline,
Çıkardın ahiretten bir dünya bahsine.
İnsan bile sana “efendim” dediğinde,
Bey olan ateşte yanmaz mı sandın?

Çaldın fırçayı Allah’ın verdiği nura,
Cinsiyet sandalını aldın karşı kıyıya.
Kendini övüp beğendiğin kaftanda,
Güzeller hiç kefene girmez mi sandın?

Bıraktın sonsuzu, sevdin bir mevtayı;
Çok sevdin canı, unuttun Canan’ı.
Orada gördüğün bir gecelik rüyayı,
Hiç bitmez, tükenmez mi sandın?

Konuştun arkasından, duymadın sûrayı;
Gezdiğin karanlıkta kaybettin nuranı.
Kalbinde yer vermediğin Allah’ı,
Gün gelir de hesap sormaz mı sandın?

Mustafa KATUK
Fotoğraf:Nida GÜLIRMAK


DOĞUŞ

Aslında içimden çok şey söylemek geçiyor, haykırmak istiyorum dağlara taşlara ruhsuz binalara ve  insanlıktan nasibini almamış zavallı kendini insan sananlara. Ama sorun onlar da değilmiş meğer sorun benmişim... Tüm bu savaşlar, bu çırpınışlar, bu ağlamalar ve yalnızlıklar hepsi benim suçummuş. Ne o, ne bir başkası ne de kahralosı şeytan... Hepsi bendenmiş, o bir türlü kölesi olmaktan çıkamadığım nefsimdenmiş. Yoruldum, yorgunum diye bir terennüm demek isterdim ama ne haddime bana mı kalmış bunca hatanın sonrasında. 

Artık gamsız olmak lazım; gelirken beni gam yükü ile yükleyen kalpazanlar utansın. Yapılacak o kadar iş haykırılacak o kadar çok şey varken keyfine yaşamak ne  biçim bir cesaret. Savaş, kiminle ve neyle derken kendimi, cephede en önde kendimin karşısında bulduğum zaman anladım, yaşamak neymiş kimin nesiymiş. İşte ben size kafa tutmaya geldim tüm hiçliğimle ve görüyorsunuz ki hiçbir şüphem yok ama neye ya da kime? Bana boşuna sormayın ben de bilmiyorum. Herkes ya da herşey olabilir. Anlamak lazım kimdir, nedir, ne değildir bilemedim ben.

 

Ben kimim ya da neyim anlamak mümkün mü?

Tek başına savaşmak bu kadar zorsa neden yalnızız ve niye kimse yanaşmıyor   davamızda haklıysak?

Dava kimin nesiymiş, ben miyimişim  dava eri? Kendinin bile eri olamayan ben... Anlam, arayış ve kayboluş... Ve bütün bunlar olup biterken hiçbir cenahtan bir karşılık alamazken, siz âli cenapları bu karanlığın ortasında açan bir gonca gül gibi yeşeriverdiniz nokta-i süveydamın tam ortasında. Ben de anlam veremedim nedir bu oluk verme nedir bu karmaşa manasız ve kaygılı?..


İşte ben kendi girdabında onca  işin ortasında kaybolup gittiğimi fark ettiğimde her şey için artık çok geçti...

Yalnız Kayıkçı

Fotoğraf:Mirac Ali TAŞ


SEVGİLİMLE KAVVAM BİR KAVGA

Uhud'da kuşattılar bir kere evimi
Rahat uyumaz kuyularım çünkü 
Camiler ölümleri paylaştı, biz sevdamızda inatçıyız.
Uhud kadar altın sundular hepimize 
Şarkı kesilince kimse savaşmak istemiyor
Gümüş tepsiyle reddi beyan verdik bu teklife.

Kulağımda bir çiçekli küpe 
Kefenle sözleştik akşam seması için
İçimdeki buruşuk kesiflik dokusunu satarken
Uhud büyüklüğünde altın bir secde kadar yakın cebimize.

Ciğerimde, geç açan çiçeği koklayacak yer yok
Sen okursun umuduyla alıp saklanılan kitap
Ne bilsindi gözlerindeki körlüğün dünyalık olmadığını?
Yokluğunda minareler tamir edildi,
Seni kendime karşı savunmak bir imtihandır
Bu kavvam tarihte dört gamı yanık aşk kokusu!

Avucum içinde kaybolan
Kendi canına kıyacak kadar cesur değil
Baktı olmayacak gibi yaşamak fendi
Yıldızların sayısınca-
Gitti
-aşık oldu
bütün intihar çeşitlerini yendi.

Sevgilimle kavvam bir kavga,
Tarihin meçhul sayfaları hakkında 
Onun ve benim için doğmayan günleri karaladık
Kıvranarak yüzünü gizleyen sessiz fabrika bekçisi
Hakkını milyonluk araçlar savunurken
Gök açılsa ve onun yüküne denk bir çocuk doğsa 
Hepimizin vatanı dünya dostu bir aşka tekerrür
Kimsenin toprağı başka diyara yazılı olamaz
Kendi ateşini çıkartmayan devrimin yüzüne de tükür.

Kibrin kesinlikle yasak olduğu bir yıldız keşfetmek
Her birimizin hayatında olması gereken mutlak maraz
Çileden çıkmamış taze bir devrim,
Yüreğini ağartmayan hiçbir davayı sevemezsin.
Sevgilimle tartışırken boynundaki insan gözleri 
Yüküme elden ele gezen bir düşmanlığı dikiyor.

Oğuzhan GÜNEŞ
Fotoğraf:Ayşe ARPACI


KALP EMANETİ

Bazen sinirleniyorum, bazen üzülüyorum, duygularımı anlamlandırmaya, yönelen niyetleri okumaya çalışıyorum. 
Bu koca şehirde kendimi kaybetmeden bulmaya, sakin kalmaya çalışıyorum. 
Sevmeye, sevilmeye gelince iş; çıktığım gönül basamaklarından yere çakılıp da yaralanmak beni korkutuyor. İnsanlara beni sevme ve daha da mühimi ben tarafından sevilme müsaadesini vermek, ellerine sivri uçlu bir iğne verip yaramı acıtmadan dikmelerini istemek gibi. Ama daha önce yaptılar mı bu işi, elleri hafif mi, anlarlar mı öyle ince işlerden; bilmiyorum ki! Hassas terazilere külçelerle altın asmaya kalkışıyorlar mı, parlayan aynalara bakarken gülüp arkalarını döndüklerinde somurtuyorlar mı; bilmiyorum ki! Ellerindeki anahtarlar bendeki kapılara uyuyor mu, kapılarımı açarken çıkardıkları ses beni ürkütüyor mu, öyle kaba saba mı çalıyorlar kapımı; yoksa inceden bir sesle sesleniyorlar mı önce bana? Neşeyle içeri davet ediyor muyum onları; bilmiyorum ki. Kimileri geliyor öyle ellerinde anahtarla, anahtar benim kapımla aynı boyda. Küçük kapılarım, koca anahtarlarla kırılıyor. İçeriden benim sesim yükseliyor: bu sefer neşeli bir "Geel!" sesi değil, tiz bir ağlama sesi. 

Bir zamanlar gönlümde tahtlara oturttuğum, başlarına taçlar kondurduğum insanların oturdukları tahtları permeperişan bıraktıkları, taçların çiçeklerini ezip yere attıkları oldu... İçimde ne bir meltem ne bir sıcaklık; ama en şiddetlisinden bir poyraz, bir kasırga estirip gittiler. Arkalarından yaşlı gözlerle bakakaldım. Ne çok üzülmüş; renklerine düşkün o ben, ne karalar bağlamıştım! Yüzüm sararıp solarken tüm karayı gözüme çalmıştım. Kara gözlerimle ben, demiştim ki: Madem uzaktakileri göremiyorum, yakındakileri görmemin ne kıymeti var; asıl sevdiklerim uzaktayken? Gözlerimin sisini, kalbimin pasını götürecek olanlar öyle uzakta olunca ben yazmış da yazmıştım. Hep boğuktu ağzımdan çıkanlar, kalemimin sesi gür çıksın, onu yensin istemiştim. O günlerde ağlamamı yatıştıran, yüzümdeki yaşları silen bir kağıt parçası olmuştu hep. Yanında yapayalnız olduklarım, şu kağıtlarla yerlerini değiştirselerdi ya! Ben yaşlarımı silen bir insan eli olsun, üzüldüğümde koşup sarıldığım bir kalem değil sevdiklerimin kolları olsun diye ne kağıtlar feda ederdim. Daha güzel sevilmek için daha güzel yazılarımı sererdim yollarına. Çıktığım her gönül basamağına bir sayfa yazardım, üstüne basıp geçmelerine aldırmazdım. Ne vardı yazılarım değil de sevdiklerim olsaydı, yanımda iki yaprak olan. 
Kapımdaki kilidi açmaya zorlamayacak, aksine kapının ardındakilere siper olacak insanları bekledim bunca satır ben. Her bir yazımda, onları üstlerine sereceğim gönül basamaklarını saydım. 
Gün geldi üzerine yazılar yazdıklarım, o gönül basamaklarından nasiplendiler. Nasiplenmesine nasiplendiler de bilemiyorum ki ben:
Bugün bulduklarım, isimleriyle yeni sayfalar yazdıklarım; yarın kırarlar mı kalbimi, incitirler mi hislerimi? Onların beni saran kollarından sonra daha da sıkı sarılır mıyım kalemime? Kapılarım eskisinden de mi küçük olur, onların gittikçe büyüyen anahtarları karşısında? Bilemiyorum. 
Ama paylaştığımız yemeklerimiz, yürüdüğümüz yollarımız öyle güzel; yüzümü güldüren nükteleri öyle tatlı ki! 
Ben, ellerine verdiğim sivri iğnelerle canımı acıtıp acıtmayacaklarını izlemeyi öyle seviyorum ki! Karşılaştığım teyzelerin ince davranışlarında, sokakta top oynayan çocukların haylaz gülüşlerinde onları bulmayı, aileme yeni simalar katmayı, yeni yerleri yeni insanlarla gezmeyi... Tüm bu yazılarımı... Öyle seviyorum ki! Bundan sonrasını Rabbim'e bırakıyorum. Sen doğru insanlara emanet et kalbimi, diyorum. Rabbim sen iyi insanlar çıkar karşıma,  karşısına çıktıklarım için iyi bir insan yap beni. Aynada ben de çıksam kendi karşıma, iyi bir insan olayım, ben bana! 


Emine Zeynep Tuncel 
Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU


VURULUR YİĞİTLER SIRTINDAN SONBAHAR SABAHLARI

Bilinmezlerden bir karayel doğar,
Çaresizlik serin eser, kapanır mutluluğun mevsimlik panjurları.
Hercai bulutlar tehditkâr bakar,
Kaçar özgürlüklerine yağmur damlaları.
Taşımak zor gelir pişmanlıkları, terk eder yoları berhudar at arabaları.

Parmaklardan iki çıban düşer,
Görünmezlik zoruna gider, koparır zincirlerini uşaklık mintanları.
Riyakâr güneş başını bağlar,
Ağırlar ayazı gelincik tarlaları.
Hatırlamak ağır gelir anıları, durdurur ayakları dikenli korku duvarları.

Biçare yetimler içinden ağlar,  
Tükenmişlik yüreğini yakar, takılır boğazına fukaralık lokmaları.
Dalavereci dereler ağzını bozar,
Karşılar sahiller yorgun dalgaları.
Kaybetmek acı gelir savaşları, hazırlar Yörük kızları püsküllü katarları.

Gün olur seyran biter,
Değersizlik buruk kokar, kabartır dertlerini kefenlik hallaçları.
Reddedilmiş kayalar suları boylar,
Adımlar ayaklar çamurlu yolları.
Bağışlamak imkânsız gelir hataları, dolar kadehlere keder yalnızlık akşamları.

Kavak dalları zarifliklerini silkerler,
Sevgisizlik ayrılık mırıldar, kırar dümenini bataklık kaptanları.
İncinmiş geceler öğütler fısıldar,
Kırpar gözlerini seyirlik yıldızları.
Aşağılanmak sırtına vurur bavulları, yıkılır umudun kâğıttan bağlılık sarayları.

Saadet müjdeleyen fenerler söner,
Belirsizlik bileğini büker, yüklenir tabutlarını yalnızlık kurbanları.
Kuruntulu sisler çıplaklığı ayıplar,
Arzular gözler huzurlu sabahları.
Aldatılmak yere serer bakışları, vurulur yiğitler sırtından sonbahar sabahları.

      Ergül ERDEM
Fotoğraf:Zehra ULUBABA


FİZİK İLMİNE HAKKANİ BAKIŞ

Fizik; kâinatın işleyişini çözmeye çalışan, maddi dünyanın ötesinde anlam arayan bir ilimdir. Bu disiplin, formüller ve hesaplamaların ötesinde, evrendeki düzeni ve uyumu anlamaya yönelik insana özgü bir çabadır. Fizikçiler, galaksilerin dansından atomların titreşimine kadar, gözle görülemeyen bağlantılar ve birbirini destekleyen yapıların içinde Allah'ın yaratıştaki kudretini keşfetme gayretindedir.

Bu alan, Allah'ın yarattığı evreni anlamlandırmak için insana verilmiş bir anahtardır. Madde, enerji ve kuvvetlerin uyumlu etkileşimleri ile ortaya çıkan düzende, her şeyin Allah'ın bir hikmeti ile işlediğine dair bir işaret buluruz. Her gezegenin yörüngesi, her yıldızın parıltısı ve her atomun düzeni, sanki bir sanatçının elinden çıkmış gibi belirli bir düzen içinde yaratılmıştır. Fizik, insan aklının sınırlarını zorlayarak bu düzenin ardındaki sırrı keşfetmeye, Allah'ın yarattığı bu kusursuz dengeyi çözümlemeye çalışır.

İnsan olarak evrendeki bu düzeni anlamak için duyduğumuz merak, aynı zamanda kendimizi tanıma ve görevlerimizi idrak etme arzusunu da besler. Bir fizikçi, doğanın yasalarını keşfederken, sadece teorik bilgi edinmez; aynı zamanda, evrenin yaratılışındaki dengeyi görmekle, kendi küçük evreni olan ruhunun derinliklerine de bir yolculuk yapar. Fizik bilimi sayesinde, insanın kendine şu soruyu sorması mümkündür: "Evrendeki bu mükemmel düzenin parçası olarak benim görevim nedir?"

İşte bu noktada, fizik bilimi sadece bilimsel bir bilgi alanı olmaktan çıkar ve manevi bir rehber niteliği kazanır. Madde ve enerji gibi karmaşık sistemleri anlamak, insanın kendi varoluş amacını anlamasına, kâinattaki rolünü kavramasına vesile olur. Evrende kendine düşen görevleri idrak eden bir insan, yaratıcıyı daha yakından tanıma fırsatı bulur. Fiziğin yasalarına baktıkça, her şeyin bir anlamı olduğunu, her varlığın belirli bir amaç doğrultusunda hareket ettiğini ve her düzenin Yüce olan Allah'ın kudretiyle sürdürüldüğünü kavrar.

Sonuç olarak fizik bilimi, insanın Allah'ın yarattığı evrene bakış açısını genişletir, daha derin bir farkındalık kazandırır. Fizik, bize maddi dünyanın ötesinde, İlahi bir hikmetin işlediği bir düzeni keşfetme yolunu gösterir. Böylece, bir fizikçi olarak, fizikle ilgilenen biri olarak Allah'ın yaratışındaki mükemmelliği idrak etmenin hazzına erişiriz ve evreni anlamlandırma çabamız, Allah'a olan yakınlığımızı artıran bir yolculuğa dönüşür. Bu yolculukta, her keşfettiğimiz yeni bilgi, bize daha derin bir saygı, minnet ve hayranlık aşılar...

Gökhan AKKAYA
Fotoğraf:TESNİM ÇELİK


SOLAN ÇİÇEK 

     Günün aydınlatıcı ışıkları yön verir miydi yaşamın sahnelerine...
Ilgıt Ilgıt doğan güneşin ışıkları, kaç bahar yaşatmıştı sessiz odasına.. 
Eksikliği hep mi hissedilirdi Ya Rab şu fani dünyanın bunca nimetleri altında! 
Annesi ile şu koca dünyada yalnız gibilerdi. 
Babasının eksikliği her yerde, her zaman karşındaydı...
Sahi neredeydi akrabaları, hısımları...
Babasıyla beraber onlar da mı girmişti toprağın altına...
Annesi bazen yüklenir, bazen bırakırdı omuzlarını aşan ağırlıkları...
Kâh dalardı koca dünyayı seri aleme, kâh dururdu uzun uzun düşünceler girdabına.

Elalemden gelince merhamet, şefkat ve yardım sevinç ve üzüntüyü bir arada yaşardı. 
Beklediklerinden gelmeyince yüreği daralır bir sızı kapardı...
İncecik, kırılgan, nahif kalbini hüzün kaplardı.
 Büyük çığlıklar sarardı sinesini.
Tüm benliğiyle yoktan var edene, 
hakimi mutlak olana ,Rabbim deyince hep destekleyene...
Hasbunallahu ve ni'mel vekil...
Yükselirdi semaya ahuzar dualar. 
Eyvah ki ne eyvah! Şahit yer, gök, zaman, mekan...
Kime serzenişti, kime ısmarlama...
Kazanılan ve kaybedilen ebediyetler...

Çiçek, içinde ki gelgitler ile annesini anlamaya çalışırken, yorulduğunu hissederdi. 
Aydınlık ve karanlık arasında kalmış gibiydi .
Anlayıp mana vermeye çalışırken annesini, ruhunun boşluklarına huzursuzluklar dolardı...
Çiçek, ah bir büyüsem, çarçabuk okulum bitse, işe başlasam; anacığım bir dinlense, sevinse...
Uzaklaşsa gamdan, tasadan, kederden...
Kara yazılı defterini silsem 
yeniden başlasa bembeyaz sayfalara...
 Hayalleri o kadar güzel ve berraktı ki elinin altında gibi hissederdi...
Hemen şurada, yanı başında.
Babasızlığın verdiği sahipsizlik, kalabalıklar içinde kimsesizlik, yalnızlık...
Kanasa yaram merhem olacak, sıcacık sarıp sarmalayacak yakın bağım yok derdi. 
Ne bahar ne güz. 
Arasında kalmışım ab-ı hayatın. 
Yol verse de geçsek bu alemden.
Arkama dönüp bakmadan .
Sizin olsun dünya, Şikayetim Hüda' ya, 
Acziyetim, çaresizliğim içinden çıkamadığım zorluklarımdır sana çıkışlarım...
Elbet vardır her zifiri karanlığın gümüş gibi parlaklığı. 
Bugün bitse de yarın en büyük hazinemdir. 
 Umudum yaratanımdan hiç bitmedikçe, önümdeki zaman elbet yolumu aydınlatan duamdır....

Sultan GÖLCÜK
Fotoğraf:İkbal Rana BOZKURT



SONBAHAR 

 Eylül,ekim,kasım... Kuru yapraklar, kahverengili turunculu günler, yağmur... İnsanın 
aklında sonbahar denilince canlanan sahnelerdir. Soğuk dönemlerin yaklaştığının
habercisidir. Aynı zamanda da biraz hüzün mevsimidir çoğu insana göre.
 Kelimenin kökenine indiğimizde Türkçedeki “son” ve farsça kökenli olan “bahar” 
kelimelerinin birleşmesiyle oluştuğunu görürüz. “Bahar” kelimesi Farsçada
‘canlandırma, yenilenme’ anlamlarına gelir. Yani “sonbahar” kelimesine ‘yenilenmenin 
sonu, doğanın yavaş yavaş canlılığını yitirmesi’ de denilebilir. Ancak sonbahara ben 
böyle bakmıyorum. Bana göre sonbahar doğanın daha güçlü yenilenmesidir. Örneğin 
yemyeşil yaprakları olan renk renk çiçekler açan ağacın, kışın zorlu şartlarına 
yenilmemek için o güzel yaprak ve çiçeklerinden vazgeçmesidir yenilenme. Tüm o 
görkem ve ihtişamını geride bırakıp kuru bir ağaç olarak zorluklara katlanmasıdır 
yenilenme. Peki sonrası nedir bunun? Sonrası ise kıştır. Katlanılması gereken zorluktur. 
Yapılan hazırlıkların feda edilen güzelliklerin ne uğruna yapıldığının hatırlanmasıdır. Kışın 
ardı ise ilkbahardır, yazdır. Yani feda edilen şeylere geri dönüştür. Tekrar güzelliklere 
kavuşmadır, umuttur, neşedir. 
 Peki doğanın bu döngüsü sizce de insan yaşantısına benzemiyor mu? Bence kesinlikle 
benziyor. İnsanoğlu hayal ettiği şeyi gerçekleştirmek için öncelikle bazı şeyleri feda 
etmesi gerekir. Gerek hobileri gerek arkadaşları gerekse zamanını. Ardından ise zorluk 
gelir. Yani hayalini gerçekleştirmek için harekete geçme adım atma zamanıdır. Ve sonrası 
ise sevinçtir, hayale kavuşmadır. Buradan şunu görebiliriz ki bir takım şeyleri başarmak 
için, hayalimize kavuşmak için önce cefa çekmeliyiz. Bazı anlardan ödün vermeliyiz, 
konfor alanımızdan çıkmalıyız. Ayrıca unutmamalıyız ki tüm bu fedalar, hayatımızda
uygulamaya başladığımız değişiklikler, kararlar hayallerimize kavuşmak için yaptığımız 
yenilenmedir. 

Ayşe ARPACI
Fotoğraf:Zehra ULUBABA



RUHUN GÜNCESİ

Özlemek,
Dile hafif, kalbe ağır,
Hissetmesi kolay, yaşaması zor.
Neyi özleriz?
Birini, bir yeri, bir şeyi mi?
Eskiyi, geçmişi, yaşanmış anları mı,  
Yoksa olmayanı mı—geleceği,
Bir hissi, güzelliği mi?

Bu duyguyu taşırken yaşamak,
Yaşadıkça alışmak,
Alıştıkça ruhunda kök salması...
İstenilenler verildikçe,
Diner mi bu duygu?
Söner mi kalpteki yangın?
Aradığına kavuşur mu ruh,
Yoksa hep daha fazlasını mı ister?
Bulduğuyla yetinir mi,
Yoksa eksik mi kalır öylece?

Sevgiyle iyileşip,
Tamamlanır mı eksik olan?
Kendini bulur mu, bütünlenir mi?
Hepsi belirsizlikte dolanırken,
Bilinenler ise küçük bir kalpte saklı,
Ne görülebilen, ne de duyulabilen,
Sadece hissedilen ki gibi...

Fadime KİREMİT
Fotoğraf:Nida GÜLIRMAK


“BİR RÜYADA TUTACAKTIM ELİNDEN”

“Bir dilin zenginliği nüansları ifade edebilme kabiliyetindedir.”
Sadettin ÖKTEN

Türkçe konuşuyor olmayı tercih ettiğimizden bu yana epey zaman geçti. Bilinenin aksine bu dilin Asya bozkırlarından neşet etmediğine izah gerekir. Bir kıvılcımın her halükarda var olacağını hesaba kattık fakat asıl mahiyetini oluşturan unsurları bu kıvılcımın gölgesinde bırakamayacağımızı da bildik. Peki ne oldu? Esrarını koruyacağına olan inancımızı günbegün muhafaza ettik. Akan suyun nerelerden geçeceğine aldırış edip parmak sallayanların tekerine çomağı soktuk. İyi de yaptık, oh olsun. Ama ortada kopan gümbürtünün halen devam ettiğine ve birtakım yenilgileri göğüslemek zorunda kaldığımızı da hiç aklımızdan çıkartmadık. İsyanımız dipdiri!
"Azerbaycan Türkçesini neden severiz? Çünkü bizim dilimizin gençliğidir. Herkes gençliğini sever."
İlber ORTAYLI

Lisan için muhtelif açıklamalar yapılır, kimisi ahenginden kimisi derinliğinden kimisi söyleyişin sadeliğinden söz eder. Bunlardan bir kısmı kıymetlidir ya diğerleri? Diğerleri ötekidir ve ötekiler önemsizdir. Şaşar mı? Şaşmaz. Şiir Yahya Kemal'ce darası alınmış sözdür. Türkçe'nin özellikle Arapça ve Farsça'dan gelen kelimeler ile olan birliği zenginliğinin dayanağıdır. Sadeliği ayrı ahengi ayrıdır, dayanamaz bayılırsınız. İpe sapa gelen övgüler düzmek için yarışırsınız. Ama şiirin çekim alanına girdiğinizde hangi yıldırımın ne zaman yüreğinize, oradan kaleminize ineceği hiç belli olmaz, vakitli gelir de vakitsizmiş zannedersiniz. İnsan çok şeyi bilmeden göçer gider, kelimelerle az da olsa öğrenmeyi hedef tutar. Bazen yalpalar bazen tersine koşar bazen de olduğu yerde sayar. "Bu böyledir." Dilin hareket kabiliyeti şiirin vuruculuğunu en üst seviyeye çıkartmada yardımcıdır. Azerbaycan Türkçesi ile yazılan bu şiir de öyledir. Gerisini siz söyleyin, ne denir ki güzele?

AYRILDIQ

Çəmənlərdən yolum düşdü min kərə,
güllər vaxtsız solub-açdı,ayrıldıq,
ilk görüşdən nə gəldisə gözlərə,
son günü də gözü yaşlı ayrıldıq.

Yoxa çıxdı; əridimi,uçdumu?
səsdi,? ruhdu?,ulduzdumu? quşdumu?      anlamadım;bilə-bilə,çaşdımı
yar danışdı ikibaşdı, ayrıldıq.

Bircə dəfə öpə bildim telindən,
bircə dəfə:"Can!" eşitdim dilindən,
bir röyada tutacaqdım əlindən-
çağırdılar...yuxum qaçdı,aydıldıq.

Bu ümid də məni qoydu gümansız,
vurub keçdi cəllad kimi amansız,
dillər tökdüm! inanmadı imansız,
baxıb gördüm-qəlbi daşdı,ayrıldıq.

Təsbeh kimi çevirirəm illəri,
yanağımda quruduram selləri,
inanmıram-duvaq tutar telləri;
ikimiz də başıdaşdı ayrıldıq...

Vahid ƏZİZ

Mehmed Ali YILMAZ
Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU




YOL 6

Alabildiğine sessiz bir sabaha erkenden aralandı yabancının gözleri. Her sabah çocuğu okula götürmek Hakim'in göreviydi artık. Ufak çaplı bir panikten sonra bunu hatırladı ve tekrar
uyumak için battaniyeyi yüzüne doğru çekip sımsıkı kapattı gözlerini. Uyuyamayacağını
anlayınca battaniyeyi kenara fırlattı önce. Üşümeye başlayınca daha da sıkı sarılarak tavana
dikti gözlerini. Ya Eyüp haklıysa dedi kendi kendine, gerçek bir ismi ya da amacı olsa da
mutsuz olabiliyorsa insan... Şu ana dek bunun olma ihtimali aklının ucundan dahi geçmemişti
her şeyi mükemmel bir isim ve amaç bulmaya bağlamıştı. Mutluluk zaten peşi sıra gelirdi
ona göre. O ansa ilk defa o soruyu sormuştu kendisine: Peki ya gelmezse?
Mutlu olmak mı daha kıymetliydi kendini bulmak mı. İnsanın hep ikisinden birini seçmesi mi
gerekirdi ki? Dünyanın bir yerlerinde hem mutlu hem de kendini gerçekleştiren onlarca insan yaşadığına içten içe emindi. Hem mutlu olmak çok abartılıyordu, mutlu olmak için mutlu olmayı istemek yetiyordu çünkü. Çevrende olanlara değil olanları görüş şekline bağlıydı mutluluk.
Güzel görmeyi sürdürebilirsem hep, hatta belki de şimdikinden de fazla, mutlu olabilirim dedi
kocaman bir gülümsemeyle. 

Battaniyeyi kenara attı, nasırlaşmış parmaklarını birbirine geçirip esnedi sırtı fena halde ağrıyordu. Ama bugün yine ormana gidip mantar toplaması
gerekiyordu. Hakim'in ona öğrettiği şeylerden biri de bu olmuştu. Hala ara sıra yanlış mantarlardan da toplayabiliyorlardı o yüzden eve geldiklerinde beraber hepsini inceliyor
sonra satacaklarını satıyor kalanları da eve ayırıyorlardı.
Aslında bu mantar toplama işinin asıl kahramanları Badem ve Kahve'ydi. Kahve Hakim'in ilk
köpeğiydi. Yaşça Badem'den çok daha büyük olmasına karşın en az onun kadar kuvvetliydi.
Koyu kahve solgun tüylerini her ağaca sürterdi. Ormana ilk girdikleri vakitler bu onun için mantar avı öncesi bir ritüeldi adeta. Badem'se henüz dört aydır yanlarındaydı. Kahve kadar
tecrübeli değildi ama onun gösterdiği yere ondan önce gidebiliyordu ilk zamanlar bu durum
Kahve'yi sinirlendirmişti. Birbirlerine alışmaları hayli zaman almıştı. Kahvenin eski dostu Şeker yaban domuzlarının saldırısına uğramıştı. Kahve ormana bile girmeyince Hakim yeni
bir köpek almaya karar vermişti. Kahve hem eski dostunun üzüntüsünden hem de sahibinin
başka bir köpeği desteklemesinden rahatsız olmuş olacak ki ilk günlerde tüm gün sadece
ağaçlara sürtünmüş mantarları bulduğundaysa her zamanki gibi getirmek yerine onları yemeyi tercih etmişti. Badem'se ormana ilk girişinin etkisinden olacak önceden eğitilmesine karşın sürekli sincapların palamut depolarına daldırıyordu başını. Hepsinden öte ikisi de birbirini sevmiyor sürekli dövüşüyorlardı. Yavaş yavaş alıştılar birbirlerine. Kahve Badem'i, Badem'se yeni yuvasını ve arkadaşlarını benimsemişti artık. Badem de en az Kahve kadar iyi
tanımaya başlamıştı kokuları. Sesleri geliyordu şimdi dışarıdan. Üstünü giyip yanlarına çıktı yabancı. Badem ve Kahve'yle beraber ormana doğru ilerlemeye başladılar.

Hep bir hedefi olmalıydı insanın. Sabah gözünü açmaya, tüm bu bataklıklardan geçmeye, her daim doğruyu seçmeye sebebi olmalıydı. Bir umudu peşinden bir ömür koştuğu gün ışığı olmalıydı. O gün ışığı kendini gösterdikçe yavaş yavaş dağılıyordu sis. Badem ve Kahve'yi takip edebilmeyi kolaylaştırıyordu bu durum. Ormanın derinliklerine
ilerlerken kimi zaman bir çalının ardına kimi zaman ufak tepelerin ardına hızla koşan iki afacanı aynı anda kontrol edebilmek zaten başlı başına zor bir işti. Havanın soğukluğu da
cabasıydı işin. Neyse ki şu zamana kadar mantar bulamadıkları gün olmamıştı pek. Ama
soğukların çökmesinden olsa gerek gittikçe azalıyordu mantar sayısı. Kimi zaman yürüyerek
kimi zaman koşarak ilerlediler. Her saniye daha da dikkatli seyrediyordu yabancı Kahve ve
Badem'in her hareketini. Sanki o daha dikkatli izlerse bulabileceklermiş gibi. Ama olmadı...Yaban domuzlarının istilasına uğramıştı ki buralar birkaç saatlik arayışın sonunda hiç mantar bulamamışlardı. Köpekler de yorulmaya başlamıştı artık. Yabancı daha fazla ilerlememeye
karar verdi. Henüz geri dönmüştü ki Badem koşmaya başladı. Peşisıra koştuğu tarafa doğru yöneldi diğer ikisi de. Yabancı köpeklerin peşinden tepeye tırmanmaya başladı. Onlar havlamaya başlayınca da önündeki taşa dikkat etmeyecek kadar hızlandı. Kopan gürültüyle Badem de Kahve de mantarı bırakıp sahiplerinin yanına koştular. Ama yabancı düştüğü çukurdan çıkamayacak kadar bitap haldeydi. Bir süre sadece kaldı düştüğü halde. Sonra yavaş yavaş
kalktı üstündeki tozu toprağı silkeledi. Boyundan biraz yüksekti çukur. Yeni yağmış yağmurdan ıslanan topraktan tırmanmak zor olacaktı. Köpekler çukurun etrafında dönüp havlıyordu. Onların yardımı olmayacağını anlayınca bir umut tırmanmaya çalıştı. Zaten çok da yüksek değil dedi kendi kendine. Topraktan sivri bir çıkıntı yapan taşa bastı bir ayağıyla destek alıp zıplayınca yukarıya tutunabilmişti. Bir dayanak daha bulursa rahat çıkardı ama toprak dümdüzdü resmen. Tüm gücünü kollarına verdi. Bir kere daha zıpladı yukarıya doğru ve öne attı kendini. Neredeyse gövdesinin yarısı çıkabilmişti ki çimlerin ıslaklığıyla tekrar kayıp aynı yere düşüverdi yabancı. Gün ışığı da artık kayboluyor yabancı umut etmenin hırçın yüzüyle tanışıyordu. Bu kez ayağını da incitmişti üstelik acıyla inledi önce. Sonra hem
öfkeden hem çaresizlikten bağırmaya başladı avazı çıktığı kadar. Hakim işi bittikten sonra ormana geleceğini söylemişti ama belki de hiç gelmemeye karar vermişti gelseydi şimdiye kadar çoktan karşılaşırlardı . Hem belki de tüm bunlar başına gelmezdi o yanında olsaydı.

Hep aynı yoldan gitmeliyiz kaybolmamak için demişti Hakim. Bu ufak sapmada başına gelenlerden sonra yabancı bunun sadece kaybolmamak için olmadığını anlamıştı. Korku duygusu bir girdap olmuştu sanki ve tüm varlığını çekiyordu içine. Keşke çıkma umuduyla
tırmanmasaydım hiç dedi. Bağırmak da yetersizdi belli ki. Yine de can havliyle bir yandan bağırıyor bir yandan da etrafında yükselti oluşturabileceği ne varsa bir araya yığmaya
çabalıyordu. Ne kadar korksa da bir umut çabalıyordu. Tırnaklarıyla çukurun bir tarafından
kazıdığı toprağı diğer tarafa yığıyordu. Bir süre sonra bağırmayı bıraktı. Köpekler arada havlıyordu zaten ve kendisinde artık pek bağıracak güç kalmamıştı. Köpeklerin de artık
susmaya başladığını hissettiğinde onlar için ayırdığı ödül mamalarının bir kısmını onlara fırlattı. Normalde olsa zıplayarak yukarı tırmanabileceği seviyedeydi artık yükseklik. Ama şu an yapamıyordu. O sırada köpeklerin bir şeye doğru havladıklarını fark etti. “Kim var orada”
diye bağırdı biri. Mutluluktan neredeyse ağlayacaktı yabancı. Sanki sesin sahibi çok uzaktaymış gibi avazı çıktığı kadar bağırdı. Öyle ki tüm ormanda yankılandı sesi “Düştüm çıkamıyorum, ne olur yardım edin”. Adam çukurun başına geldiğinde tanıdı onu yabancı; hediyelik eşya dükkanındaki o yaşlı adamdı bu. Adam elini uzattı yabancı ondan destek alıp çıktı çukurdan. Adam gözlerinin içi
parlayarak “Musa?” dedi yabancıya. Anlamadım dedi yabancı “Sen Musa değil misin?”
“Hayır amca karıştırıyorsun sanırım” “Nereden biliyorsun” dedi yaşlı adam. Yabancı deli
galiba diye düşündü belli ki kalacak yeri de yoktu. “Sesimi duyup yardım ettiğin için minnettarım amca. Ben de seni evimde misafir etmek isterim.” “Olmaz” dedi yaşlı adam
Yabancı ısrar edince de “Sen Musa değilmişsin o olsaydın gelirdim sen sadece yabancısın”
Yabancı “Senin için Musa ben olsam gelir misin?” “Benim için ne olduğunu sen seçemezsin
zaten, ben kim olmanı istersem benim için o oluverirsin.” Yabancı yürümeye çalışınca
dengesini kaybetti. Tam düşecekken yaşlı amca kolundan tuttu yabancının “Böyle evine gidemezsin tek başına, seninle gelmem gerek.” dedi. Yabancı topallayarak ilerlerken koluna girip ona destek oldu adam. “Adın ne amca?” “Ne olsun isterdin?” “Yakup” dedi yabancı.
“Doğru bildin” dedi yaşlı adam. Beraber kasabaya doğru ilerlediler...

Devam edecek...

Tesnim ÇELİK
Görsel:Yapay zeka ile tasarlandı


ÖLÜMÜN YANKISI 

Gecenin ilk yarısı 
Yüreğimde hasretin ağır sancısı 
Mevsimler hazan olup çöktü ömrüme
İlaç yok mudur bu hasrete?

Prangalar sarmış her yanımı 
Prangalar mı daha yıkıcı hasretin ağır sancısı mı?
Seç birini, bakma geriye, ilerle
En fazla ne olabilir ki, götürür seni ölüme 

Ölüm dedimse yanlış anlama sakın
Nefes almayı, yaşıyor sanmayasın
Gecenin ilk yarısı alırsan eline kalem kağıdı
Ölümle o zaman burun buruna kalırsın 

Cansu DAŞTAN
Fotoğraf:Melek ÇELİK


ÇALIŞMAK: HAYATA ANLAM KATAN SÜREÇ

Hayatın anlam kazandığı her evre bir başlangıçtır. Örneğin sevmeye başlamak sevginin başlangıcı, saymaya başlamak saygının başlangıcı, okumaya başlamak inşa olmanın başlangıcıdır. Başlamak inat ile olmaz derinden derine, sindire sindire çalışmak ile olur. İnat ile başlangıç yapan insan daha başarının başlangıç çizgisine gelemeden yorulur. Yorgunluğu yüzünden başarılı olamamanın suçlusu olarak da ya kendini kandırır ya da suçu başkasına atarak suçu kendinden uzaklaştırır.
İnsanı insan yapan değer çalışmak ve başarmaktır. Ruhunda varsa insanın tembellik, o zaman ilelebet olur hayatında hep bir gerilik…
Dünya inşa yurdudur her zaman insan için. En değerli inşa ise hep daha gayretli olmak için mücadele etmek, kafayı yastığa koyduğumuzda bile yarın vereceğimiz mücadelenin temelini düşünmektir. Çünkü biz amaçsız uyur ve amaçsız uyanırsak, kalbi kararmış ve zalimlik için, kötülüğü dünyanın merkezine yerleştirmek isteyen ruhlar için her zaman fırsat vermiş oluruz.
Çalışmak bilgi üretmektir zihinleri aydınlatmak için…
Çalışmak liyakat üretmektir her zaman sorumluluğu hak eden kişilerin ellerine emanet etmek için…
Çalışmak sadece boş okumak değil, hayata dair, insanlığa dair emek vermektir.
Biz iyi çalışan insanlar olmazsak her zaman yeniliriz. Bu yenilgi bize basit bir şekilde görünse de insanlığın doğru yönde ilerlemesine ket vurabilir. Çünkü bizim çalışıp inşa olmadığımız ve inşa etmediğimiz süreçlerde düşman canla başla çalışarak inşa olur yüreklerde ve kötülüğü hakim kılar tüm evrende…
Sadece düşün bakalım tembelliği alışmış ve alıştırılmış olan ruh…
Senin yüzünden ölebilir fikirler. Yarı yolda kalabilir özgün düşünceler…
Senin yüzünden stabil kalır zihinler. Anlamsız düşüncelere her zaman evet der…
Senin yüzünden karaktersiz olur nesiller. Sen banane desende senden sonra muhtaç olur gelenler…
Şimdi hayal  et sadece, fikir üret, inşa et ve sen gayret eden ol ki yaşasın her zaman ümitler…

                                                                    Ahmet Furkan KÜÇÜK
Fotoğraf:Hakan ÖZTÜRK


ÖLÜMDEN YAŞAMA KALAN

Mezarlığın köşesinde göğe uzanan tenha ağacım şimdi 
Seyreyliyorum ölümü an be an 
İşte, kapıdan giriyor ölüm 
Yolculanıyor bir baba, bir oğul, bir dost 
Dudaklardan dökülüyor veda çığlıkları 
Gözler bulutça konuşuyor 
Aniden bastıran yağmur gibi aceleci ve çokça akıyor gözyaşları
İçine alıyor toprak, bağrından kopanı 
Fanilikleri çarpıyor gözlerinin kıyılarına insanoğlunun 
Kabullenemeyişlerin çaresizliği sarmış yürekleri 
Ürkütüyor, titretiyor vücutları baştan ayağa 
Hatıra defterinin onulmaz yapraklarına dönüşüyor 
Ölüm eşdeğerdir artık kaybolan yaşamın adıyla kalanlara

Merve Nur ZENGİN
Fotoğraf: Muhammed Baran ASLAN


OSMANLICA: MİLLİ VE MANEVİ ŞUUR KAYNAĞIMIZ

(1000 Yıllık Tarih Kültür ve Medeniyet Mirasımız)

 Millî ve manevi kültürümüzün temelini oluşturan hemen hemen tüm eserler Osmanlıca ile yazılmıştır. Geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü kurmak için Osmanlıca'yı okuyup anlamamız gerekmektedir. Osmanlıca, İslam medeniyetinin geliştirdiği özgün bir dildir ve İslam kültürünün temelini oluşturan eserlerin çoğu bu dilde yazılmıştır. Ne yazık ki, yeni nesil bu dili okuyup anlamaktan mahrumdur ve kendi kültürüne, tarihine yabancılaşmaktadırlar. Bir millet kendi kültürünü kaybettiği zaman kendi öz benliğini kaybetme durumuyla karşı karşıya gelir Kendi kültürünü kaybeden milletler daimi bir şekilde başka milletlere, özenirler onları taklit ederler onların karşısında aşağılık kompleksine kapılırlar. Osmanlıca öğrenmek, hem geçmişimize sahip çıkmak hem de kültürümüzü gelecek nesillere aktarmak için bir gerekliliktir. 

KÜLTÜR MİRASIMIZ OSMANLICA
 Osmanlıca kültürümüzle aramızda sağlam bir köprüdür ona sahip olduğumuz zaman tarihin koridorlarına girip köklerimizle bağlantı sağlamış olacağız. Kültür mirasımız ile aramızda ciddi mesafe bulunmaktadır yakınlığı sağlayacak temel unsurların başında dil gelir. Dil bir toplumun kendini ifade edebilme kültürünü yansıtma biçimidir. Bundan dolayı dilimize sahip çıkmak ve muhafaza etmek bilincinde olmalıyız. Onuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar olan dönemlerdeki şiirlerimiz, hikaye ve romanlarımız, bilimsel kitaplarımız, dini kitaplarımız, tapu senetlerimiz, kitabelerimiz, mezar taşlarımız, devlet arşivlerimiz: Afrika'dan, Ortadoğu'ya, Balkanlar'dan Çin Seddi'ne kadar nice yerlerdeki arşivlerimiz…. Kısacası, geçmişimiz osmanlıcayla yazılmıştır. Yani 1000 yıllık birikimimiz emeğimiz osmanlı türkçesiyle kaleme alınmıştır. Osmanlıca Binlerce yıllık birikimi geleceğe taşıyan çok mühim bir unsurdur.. Hafızasını kaybeden bir insan düşünün. Bu insan geçmişteki yaşadığı olayları nasıl hatırlarlayabilir? Ne yaşadı neleri öğrendi kimliği ve benliği neydi (vb) sorulara cevap veremez işte geçmişi ile irtibatı olmayan bir millet hafızasını yitirmiş bir kimse gibidir. Ataları ne yapmış nasıl yaşamış onların bilgi birikimi nelerdir nasıl ifade edilir. Bu ve benzeri suallere cevap bulamaz. Bu itibarla osmanlı türkçesi çok önemlidir. Osmanlı arşivlerinde bizim tarihimiz, kültürümüz saklı. Bunları okuyup anlayıp tahlil edecek de ancak bizleriz. Bu durumda, yeni neslin büyük bir kaynak ve bilgi eksikliğiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlıca metinlerin okunamaması, tarihin ve kültürün önemli bir parçasının anlaşılamamasına sebep olur. Bu metinlerde yer alan bilgiler, geçmişteki olayları, düşünceleri ve değerleri yansıtır. Bunların anlaşılamaması, toplumun ortak hafızasının oluşmasını engelleyebilir. Yeni neslin bu tür eski belgeleri ve metinleri anlamak ve takdir etmek için çaba göstermesi gerekmektedir. Geçmişle bağlantı kurarak, kültürel mirasımızı koruyabilir ve zenginleştirebiliriz.

 NEDEN OSMANLICA ?
Turistin bir özelliği de gittikleri memleketlerin diline ve kültürüne yabancı olmalarıdır. Bu durum yadırganacak bir durum değildir. Asıl garip olan kişinin kendi memleketinde tarihi yapıları gezerken atalarından kalma yazıları okuyamayıp kendi öz yurdunda kendi diline kültürüne turist kalmasıdır. 
Bizler kendi evimizde adeta birer misafir gibiyiz. Süleymaniye kütüphanesinden örnek verecek olursak, bu muazzam kütüphanede toplamda  190.000 cilt eser var ve biz hiçbirini okuyamıyoruz bunun gibi 20’ye yakın büyük kütüphanemiz var. Japonlar kendi alfabeleri ile 3000 yıl önce yazılmış bir kitabı okuyabiliyorlar. İngilizler kendi alfabeleri ile 1200 yıl önce yazılmış olan bir kitabı okuyabiliyorlar. Bizler 100 sene önce ceddimizin yazdığı bir kitabı okuyamıyoruz. Kuran harfleri olması vesilesiyle öğrenilmesi zor gibi görünen osmanlıca sanıldığının aksine oldukça kolaydır. 1000 yıllık tarihi birikimimiz Kur’an harfleriyle sonuçta... Osmanlıcayı öğrendiğimiz zaman biz ecdadımızın ortaya koyduğu kültür eserleriyle muhattab olur ve onların birkiminden istifade ederek geçmişimizi tahlil etme günümüzün atmosferini yeniden analiz edebilme ve geleceğe yönelik planlar projeler ortaya koyma noktasında büyük bir avantaj elde ederiz. Ecdadımızla aramızda uçurumlar kurmak yerine daha da yakınlaşabiliriz Osmanlıcayı öğrenerek. Bir yerlere gittiğimizde tarihi bir mekanda yazan Osmanlıcayı okuyarak bu vatana ve atalarımıza karşı borcumuzu ödeyebiliriz…Osmanlıcayla kalın, selamlar…

Eren ŞEKERCİ
Fotoğraf:Yaren KASIMOĞLU


MUTLULUĞA HASRET

Gücün zulmü ve zulmün gücü kapalı kapıları kırmaya meyleder şu ahvali sefalet içindeki yeryüzünde.

Nice çırpınışların sonuca kavuşamadığına şahit olmanın verdiği dirayetle, zorlukların arkasından gelecek olan kolaylığa tevekkül bağlamak inancım ve duam oldu.

Yeryüzünde şahit olduklarım, şahit olacaklarıma karşı korku saldı yüreğime, bu çağa şahitlik etmenin verdiği his;
göz kapaklarımın ıslaklığını yanaklarımda hissettiğim vakit, kalbimden bir parça kopmuşçasına sanki tekrar dirilirdi.

 Ne zulüm bitti ne zulmedenler.
Acıyı sırtlayan masum yüreklerin yükü arttı sadece...

Daha ne olabilir ki, dediğim vakit nicelerine şahit olmanın vicdanıma yazdığı duygu yoğunluğunun bedenime yıktığı o yükle ayağa kalkmaya çalışırım.

Uçurumun ucundayız insanlık olarak, ramak kalmış sona ya bulunduğumuz yerde sayacağız ya da adım atacağız; gelişmek, değişmek, bazı şeyleri değiştirmek, zor olanı başarmak için. 

Allah'ın seni seçtiği için yarattığının bilincinde olursan eğer kulluğun en güzide şekilde yansır Mevla'ya.
Sözü kıymetli olan, gücü himayesinde tutan Müslümanlardan olmaktır mottomuz.

Eğer belirli sınırlar içerisinde yaşantımızı idame ettirebiliyorsak bizim için her şey tozpembe mi oluyor?!
Nasıl olsa etkilenmeyen tarafta olmak yormuyor değil mi zihni, bedeni, düşünceleri, atılan her adımı sorgulatmıyor bize...

İşte kaybettiğimiz nokta da burası, kendi sınırlarımız içine girmeyenler bizi ilgilendirmiyor,lakin bu minvalde ilerlerken başkalarının sınırlarımızı yönetebilecek seviyeye geldiği aşikardır.
Bir tohum ek yaşadığın yeryüzüne ve yeşert ektiğin tohumu.
Başkalarının meyvelerinden istifade etmesi gayretlendirsin seni, sevindirsin, yeni güzel adımlara ulaştırsin.
Sadece kendine değil insanlığa fayda sağlamak için attığın her adım bir adım daha öteye taşıyacak seni.
Geriye dönüp baktığın zaman su misali geçen ömründe insanların yüzündeki o mutluluk seni tekrar diriltecek
Hele ki mazlumun duası .

Güçlü olmanın kazanmaya yeteceğine inanan acınası yürekleri sessizce izlerim, o gücü verenin Rabb'im olduğunun bilincinde olmayanların kaybetmeye mahkum olduklarının gerçeği gayretlendirir beni.
Çünkü onların çabaları bir yaprağın akan nehrin tersine yüzmeye çalışması misali...

 Ve en önemlisi de uğruna kıymet verdiğin şeylerin seni ebedi mutluluğa ulaştırması.
Öyle güzel derdin davan olsun ki seni ayakta tutacak hazzı yaşatsın, öyle davaların derttaşı ol ki seni bulunduğun konumda kıymetlendirsin.

Zehragül GÖLCÜK
Fotoğraf:Hakan ÖZTÜRK











Yorumlar

  1. Hakan Beyin Şiiri Gerçekten Çok Güzel Bu Şiiri Yazdığı İçin Ona Ve Bize Ulaştırdığı İçin Kalemdar Dergisine Teşekkürler

    YanıtlaSil
  2. Yorumlarınızı bekliyoruz herkese iyi okumalarr

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar